Netflix’te seyredebileceğiniz en iyi 30 film
  • Reklam

Netflix’te seyredebileceğiniz en iyi 30 film

Netflix, gözlerden kaçabilecek geniş film arşiviyle de dikkat çekiyor. İşte Netflix’te seyredebileceğiniz en iyi 30 film!

22 Mayıs 2020 - 12:03
Reklam

30. Diriliş 2015
(The Revenant)


Vahşi Doğa’da geçen bir hayatta kalma ve intikam hikâyesi…. Film insanın vahşi doğada sarsılan ya da ayakta kalan değerler sistemini sorguluyor. Yüzbaşı Andrew Henry (Domhnall Gleeson) Batı’nın medeni yüzünü yansıtan biri. John Fitzgerald (Tom Hardy) ırkçılığı ve fırsatçılığıyla beyaz adamın karanlık yüzünü temsil ediyor. Ana karakterimiz Glass (Leonardo DiCaprio) ise açılıştaki av sahnesinde vurgulandığı gibi doğayla uyum içinde, artık onun bir parçasına dönüşmüş durumda. Filmdeki diğer beyazlara oranla sessiz bir karakter ama kendi ırkının açgözlülüğünden duyduğu rahatsızlığı hissetmemek mümkün değil. Onu bölgenin yerlilerine yaklaştıran tek şey, ölmüş Kızılderili eşiyle arasındaki ruhani bağ ya da oğlu değil. O, beyazların “dışarı”dan getirdiği değerlerden ziyade içgüdüleriyle hareket ediyor. “Diriliş”i çarpıcı ve etkileyici kılan asıl özelliği anlatımı. Yönetmen Inarritu’nun başarısının sırrı; savaş, takip, dövüş gibi sahneleri, olayların göbeğindeki hareketli bir kamerayla uzun planlar halinde çekmek.

29. Yeni Hayat 2000
(Cast Away)


Çağdaş hayatın yoğun temposu içinde kaybolup gitmiş bir adamın öyküsü… Uluslararası bir kargo şirketinde çalışan Chuck Noland (Tom Hanks),verimlilik sorunlarını çözmeye çalışan bir sistem analistidir. İşlerinin yoğunluğu nedeniyle sevgilisine (Helen Hunt) dahi yeterince vakit ayıramaz; evlilik planlarını sürekli erteler. Noel zamanı çıkmak zorunda kaldığı iş yolculuğu sırasında fırtınada düşen kargo uçağından sağ kurtulur ve kendini Güney Pasifik’te ıssız bir adada bulur. William Broyles Jr.’ın senaryosu, modern çağda geçen bir Robinson Crusoe öyküsü anlatıyor. Robert Zemeckis’in yönettiği film, Chuck Noland’ın verdiği yaşam mücadelesi kadar dış dünyadan yalıtılmış bir insanın yalnızlıkla baş etme ve kendini sorgulama sürecine de odaklanıyor. Bu arada, Noland’ın Crusoe’dan daha yalnız olduğunu belirtelim. Robinson’un Cuma’sına karşılık Noland’ın sadece bir voleybol topu var… Finali itibarıyla kaderci yanı ağır basan film için Tom Hanks, yaklaşık 22 kilo vermiş ve Oscar’a aday olmuştu.

28. Birdman 2014

Süper kahraman Birdman rolüyle tanınan Riggan (Michael Keaton),Raymond Carver’ın öykülerinden uyarladığı, yönettiği, başrolünü oynadığı ve yapımcılığını üstlendiği oyunla tiyatro dünyasında başarılı olmayı arzuluyor. Lakin, başta “hipergerçekçi” ukala oyuncusu Mike Shiner (Edward Norton) olmak üzere önünde o kadar çok engel var ki... Film boyunca sık sık iç sesini dinlediğimiz Riggan, nevrotik olmanın ötesinde hayalle gerçeğin birbirine karıştığı tehlikeli bir bilinç durumunda yaşıyor. Kızı Sam (Emma Stone),yapım amiri Jake (Zach Galifianakis) dahil çevresindekilerin de durumu çok iyi değil ama hepsi Riggan gibi oyuna kalplerini koyuyorlar. Karşılarında ise medya ve entelektüeller var. Filmi çekici hale getiren yönetmen Alejandro G. Inarritu’nun gösterişli ve tutkulu anlatımı. Inarritu, dijital geçişlerin yardımıyla son bölüme kadar bütün filmi “tek bir plan” gibi çekmiş. Tek plan tercihi, Riggan’ın üstündeki zamanın baskısını vurguluyor.

27. Yıldızlararası 2014
(Interstellar)


Gıdanın en önemli sorun olduğu bir gelecekteyiz... Çocukların hangi mesleği seçeceğine öğretmenlerin karar verdiği, Mao'nun Çin'ini andıran devletçi bir sistem var. Tüketim toplumu, bireycilik ve ABD'nin simgelediği değerler artık tarih olmuş. Çiftçilik yapan eski pilot Cooper'ın (Matthew McConaughey) isyanı öncelikle bu sisteme karşı. NASA'nın yeni gezegen araştırmalarında yer almak istemesinin nedeni çocuklarının istikbali... Christopher Nolan'ın, “Yıldızlararası”nı ABD'de ekonomik krizin zirveye çıktığı, sosyalizmin faydalarından söz edilen bir dönemin endişeleriyle yazdığı öne sürülebilir. Film, yüksek teknolojiyi, bilimsel araştırmaları, kâşiflik ruhunu ve insan merkezli aydınlanmacı düşünceyi kutsarken, gençlere elindekiyle yetinmeyi öğreten, çevrecilerin idolleştirdiği tarım toplumu fikrine karşı çıkıyor. Ama bu fikirlerin dipten dibe işlendiğini belirtmeliyim. Asıl öykü sevgiyle ilgili. Sevgi geleceğin karanlık dünyasındaki yegâne umut değil sadece... Bilimsel gelişmelerin esin kaynağı ve insanlığın asıl kurtuluşuna giden yol...

26. Otomatik Portakal 1971
(A Clockwork Orange)


Anthony Burgess’in romanından sinemaya uyarlanan distopik film, yakın geleceğin İngiltere’sinde geçer. Beethoven’ın eserlerine özel bir tutkusu olan Alex (Malcolm McDowell) tecavüz ve hırsızlığın yanı sıra kurbanlarına ultra şiddet uygulayan bir çetenin lideridir. Yakalandığında bizzat İçişleri Bakanı tarafından tanıtılan deneysel bir rehabilitasyon programına dahil olur. Amaç, suçluların içindeki tüm şiddet içgüdüsünü yok ederek onları kontrol etmektir. Stanley Kubrick’in ürpertici gelecek tasviriyle akıllarda kalan çarpıcı bir film... Görsel olarak etkileyici olsa da biraz soğuk ve duygusuz bir yanı olduğu söylenebilir.

25. Yeşil Yol 1999
(The Green Mile)


Paul Edgecomb (Tom Hanks),bir Fred Astaire filmi seyrederken 1935’e döner, cezaevinde çalıştığı yılları hatırlar. Paul o yıllarda idam mahkûmlarının kaldığı bölümden sorumludur. İdama mahkûm edilen hükümlülerin arasında John Coffey (Michael Clarke Duncan) adlı dev gibi bir Afro-Amerikalı da vardır. İki beyaz kıza tecavüz edip öldürdüğü söylenen John, altın gibi kalbiyle Paul’ü derinden etkiler. Daha önemlisi, sahip olduğu şifa veren doğaüstü yetenekleriyle Paul’ü büyük acılardan kurtarır… Stephen King’in 1996 tarihli romanından, Frank Darabont tarafından sinemaya uyarlanıp yönetilen film, ırkçılık ve ayrımcılık eleştirisiyle öne çıkan göz yaşartıcı ve duygusal bir yapım.

24. Köstebek 2006
(The Departed)


2002 tarihli “Internal Affairs” (Mou gaan dou) adlı Hong Kong filminin Hollywood tarafından yapılan bu yeni çevrimi, en iyi film ve yönetmen dahil 4 Oscar kazandı. Film, birbirlerini açığa çıkarmaya çalışan iki köstebeğin hikâyesini anlatır. Birisi (Leonardo DiCaprio),Boston’daki İrlanda mafyasının içine sızan ve şefi dışında kimsenin tanımadığı genç bir polistir. Diğeri (Matt Damon),mafya tarafından yıllar önce polis teşkilatının içine yerleştirilmiş bir köstebektir. Her ikisi de birbirlerinin açığa çıkarmak için ellerinden geleni yaparlar. Jack Nicholson’ın iki karakteri birbirine bağlayan bir mafya patronunu canlandırdığı filmde Martin Scorsese, bir mafya öyküsünün ötesinde nefes nefese ilerleyen bir gerilime imza atıyor.

23. Full Metal Jacket 1987

Gustav Hasford’un ‘The Short-Timers’ adlı romanından uyarlanan film, iki ana bölümden oluşur. Deniz piyadelerinin eğitim kampında geçen ilk bölüm, zorba bir çavuşun baskısıyla aklını kaybeden bir erin dramını anlatır… İkinci bölümde Vietnam Savaşı filmlerinde görmeye alışık olmadığımız, şehirde geçen bir çatışma seyrederiz. Bir grup Amerikan askeri, attığını vuran bir keskin nişancının hakkından gelmeye çalışır. Usta yönetmen Stanley Kubrick, her iki bölümde de savaşın insan ruhuna verdiği zarara odaklanır. Savaşı, öncesi ve sonrasıyla insan ruhunu tüketen bir süreç olarak ele alır. Gelmiş geçmiş en iyi savaş filmlerinden biri…

22. Esaretin Bedeli 1994
(The Shawshank Redemption)


Yönetmen: Frank Darabont, Stephen King’in doğaüstü ve korku gerilimle ilgisi olmayan 1982 tarihli novellasından, seyirciyi can evinden yakalayan bir hapishane filmi çıkarmayı başarıyor. Karısı ve âşığını öldürme suçundan ömür boyu hapse mahkûm olan masum Andy Dufresne’in hikâyesi, “iyilerin her zaman kazanacağına” inanan o eski Hollywood filmlerini aratmıyor. Anlatıcı Freeman’in etkileyici sesi ve finaliyle 90’ların popüler kültürüne damgasını vurmuştu. Bir kült filme dönüşmesinde, oyuncuların payı gerçekten büyük. Tok, etkileyici ve duyarlı sesiyle öyküyü anlatan Freeman, haksızlığa uğramış iyi kalpli, masum Andy Dufresne’e (Tim Robbins) sahip çıkan tecrübeli mahkûm Red’de, hafızalara çakılan bir performans çıkarıyor. Tim Robbins de ondan aşağı kalmıyor.

21. Mad Max Fury Road 2015

Kıyamet sonrasının çöllerinde geçen filmde Max (Tom Hardy),çölün derinliklerinde “yalnız kovboy” misali takılırken Ölümsüz Joe'nun yönettiği yarı vahşi bir toplumun avcıları tarafından yakalanır. Daha sonra kendini, Ölümsüz Joe’nun haremiyle birlikte Yeşil Diyar’a kaçmaya çalışan Furiosa (Charlize Theron) ve onu takip edenler arasındaki kanlı bir kaçma kovalamacanın orta yerinde bulur. İktidardakiler, kadınları ve savaşçıları sömüren hastalıklı, çirkin, deforme erkeklerden oluşur. Fiziksel deformasyon ve hastalık, sembolik olarak hem iktidarı hem toplumu sarmış durumdadır. Toplum, dini fanatizm ve militarizmle ayakta tutulur. Furiosa’nın kaçırmaya çalıştığı genç, güzel ve sağlıklı kadınlar ise kıyametin orta yerinde insanlığın umudu ve geleceğini temsil ederler. Max’i etkileyen, kadınların iktidara baş kaldırma cesareti ve geleceğe duydukları inançtır. Filme asıl ruhunu veren ise muhteşem aksiyon duygusu ve görsel atmosfer… “Mad Max: Fury Road’, Junkie XL imzalı müziklerin katkısıyla çölde geçen vahşi bir rock operası tadı veriyor...

20. Guguk Kuşu 1975
(One Flew Over The Cuckoo’s Nest)


Kaldığı cezaevindeki ağır çalışma koşullarından kurtulmak ve cezasını sakin bir yerde tamamlamak isteyen Randel McMurphy (Jack Nicholson),‘akıl sağlığını’ kaybetmiş numarası yaparak bir psikiyatri hastanesine gelir… McMurphy, doktorların varlığına rağmen, tecrübeli hemşire Mildred Ratchet’ın ‘demir yumruğu’yla yönetilen hastanede hastalarla birlikte bir özgürlük rüzgârı estirmeye çalışır. Tek istediği hastaların daha iyi vakit geçirmesidir… Ama hemşire Ratchet, onun temsil ettiği her şeye karşıdır… Usta yönetmen Milos Forman, Ken Kesey’nin aynı adlı romanından uyarlanan filmi, geçen 45 yıla rağmen hâlâ unutulmayan bir klasiğe çevirmekte çok başarılı…

19. Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi 2008
(The Curious Case of Benjamin Button)


F. Scott Fitzgerald’ın kısa bir öyküsünden Eric Roth’un uyarladığı filmde usta yönetmen David Fincher, her şeyi tersinden yaşayan bir adamın gözünden aşka ve hayata bakıyor. Bir “öteki” olarak doğan Benjamin Button, kendisini sahiplenen yoksul ve özverili insanların yanında yaşlılıktan gençliğe doğru tuhaf bir yol kat ediyor... Hayata, eli ayağı tutmayan, romatizmalı bir ihtiyar olarak başlayan Benjamin’de Brad Pitt, bilgisayar ve makyaj efektlerinin yardımıyla unutulmaz bir karakter yaratmış ve Oscar’a aday olmuştu.

18. İhtiyarlara Yer Yok 2007
(No Country for Old Men)


Joel ve Ethan Coen’in yönettiği filmde Javier Bardem’in canlandırdığı Anton Chigurh, sinema tarihinin en ürpertici, acımasız, serinkanlı katillerinden biri... Adeta bir şeytan. Hedefine kilitlendiğinde onu durdurmak kolay değil. Bu kez hedefi mafyanın parasını alıp kaçan bir adam. Emeklilik günleri yakınlaşan Texas’lı şerif Ed Tom Bell (Tommy Lee Jones),dozu giderek artan şiddeti engellemek için elinden geleni yapıyor. Ne var ki, acımasız Chigurh'u durdurmak hiç kolay değil. Tom Bell'in gönlümüzden geçen her şeyi yapan film kahramanlarından biri olduğu söylenemez. Chigurh sadece bizi değil onu da korkutuyor. En iyi film dahil 4 Oscar kazanan ‘İhtiyarlara Yer Yok’, korkunç bir katili sakin ve sade bir üslupla anlatıyor.

17. Büyük Açık 2015
(The Big Short)


2008’de patlak veren küresel ekonomik krizi önceden gören ve bunu fırsata çeviren bir avuç finansçının hikâyesi… İyi adamların veya kahramanların olmadığı gerçek bir öykü bu... Ana karakterlerimizin özelliği, krizi önceden görüp bundan para kazanmanın yolunu bulmaları. Ancak sinsi, ahlaksız ya da kötü adam oldukları söylenemez. “Büyük açık”ı ilk keşfeden Michael Burry (Christian Bale) başta olmak üzere hepsinin yaptığı şey özünde sistemi uyarmak. Sistem onlara kulak verse, kriz belki daha hafif atlatılacak. Film bütün bu süreci finans terminolojisini bilmeyen seyircinin anlayabileceği şekilde kurguluyor. Sözgelimi, bazı kritik anlarda Margot Robbie gibi “misafir anlatıcılar” devreye giriyor ve her şeyi basitleştirerek meselenin özünü anlamamızı sağlıyorlar. Adam McKay’in yönettiği “Büyük Açık” kendinizi kaptırırsanız doludizgin ilerleyecek, kaptırmazsanız karmaşık finansal ayrıntılarıyla sizi yorabilecek bir film. Dinlenmiş bir zihinle seyretmenizi öneririm.

16. Sosyal Ağ 2010
(The Social Network)


Aaron Sorkin'in harika senaryosu, kalbi kırık bir bilgisayar hacker'ıyla ilgili... Harvard'ın öğrenci kulüplerine davet edilmeyi başaramayan bir gencin, yeni bir sosyal iletişim yöntemi keşfetmesini anlatıyor ve bizi sosyal medya çağının kuruluş anlarına götürüyor. Bir gece yurtta internet sitesi kurup, Harvard'ın bilgisayarını çökerten genç dâhiler, kendi çağlarının geldiklerinin henüz farkında bile değiller. Film bu "yeni çağ"ın hemen öncesinde, seyirciyi Harvard'ın soğuk kış akşamlarında, loş ışıklı yurt odalarında dolaştırıyor; yıllar sonra plazaların ferah toplantı salonlarında yaşlı avukatlar eşliğinde paylaşım kavgalarına girişecek gençleri tanıtıyor. Yönetmen David Ficher, dikkatimizi bu gençlerin ahlak anlayışlarına, yaşam tarzlarına ve kurdukları "yeni dünya"ya çekiyor. Milyonlarca insanı birbirine bağlayan bir sosyal ağ yaratan öncülerin aralarındaki iletişimsizliği, sevgisizliği ve dinmeyen huzursuzlukları gösteriyor...

15. Yerçekimi 2013
(Gravity)


Yönetmen Alfonso Cuaron, bilimkurguyla yaşamda kalma (survival movies) türlerini harmanlıyor... Teslim olmak ya da savaşı sürdürmek arasındaki meselelerle ilgili bir film bu... Tecrübeli astronot Matt Kowalski (George Clooney),mizah duygusu, iyimserliği ve pozitif tavırlarıyla hayata yakın bir karakter. Medikal mühendis Ryan Stone (Sandra Bullock) ise tam tersine, deneyimsiz, gergin ve endişeli... Cuaron, seyircide tam da “orada”ymış hissini yaratıyor. Bunu sadece elindeki teknolojiyle değil yönetmenlik sanatıyla, kamerayla, kadrajla, ışıkla ve renkle yapıyor. Kamera sanki asla sabitlenmiyor ve astronotlar gibi yerçekimsiz ortamda süzülüyor. Açılıştaki kaza sahnesi sadece çekimi ve özel efektleriyle değil, baştan sona bütün mizanseni ve koreografisiyle nefes kesici… Ses efektlerinin olmadığı bu sahnede hipnotize edici olan şey hareket ve grafik. İki astronotun birbirlerini yakalamaya ya da uzay istasyonunda bir yerlere tutunmaya çalıştıkları sahneler de kusursuz. Cuaron bu sahnelerde tutunma ve bağlanmanın yaşam; boşlukta kalmanın ise ölüm olduğu bir çeşit uzay trapezi etkisi yaratıyor.

14. Er Ryan’ı Kurtarmak 1998
(Saving Private Ryan)


Film, Normandiya Çıkarması’na katılan bir avuç Amerikalı askerin, erkek kardeşlerini savaşta kaybeden Er Ryan’ı kurtarmak için görevlendirilmesini anlatır. Miller’in liderliğinde cephenin ön saflarına doğru çıktıkları yolculukta, savaşmaktan başka çareleri yoktur. Steven Spielberg, Robert Rodat’ın senaryosundan çektiği filmde savaşı hamasetten, erkekliğe övgü ve kahramanlık edebiyatından uzak şekilde anlatıyor. Açılıştaki 27 dakikalık çıkarma sahnesi ise mükemmel. Tom Hanks’in canlandırdığı Yüzbaşı John H. Miller alıştığımız testosteron saçan savaş filmi kahramanlarından değil. Savaş onun doğasına aykırıdır ama hayatın onu sürüklediği noktada, üstüne düşeni en iyi şekilde yerine getirmeye çalışır. Kimseye belli etmek istemese de savaşın ağır psikolojik etkilerini derinden yaşar… Gelmiş geçmiş en iyi savaş filmlerinden biri.

13. The Irishman 2019

Film, 1960'lardan 1980'lerin başlarına kadar uzanan tarihsel süreci bir tetikçinin gözünden anlatıyor ama asıl güç savaşları, Jimmy Hoffa, Bufalino Ailesi ve ABD hükümeti arasında geçiyor... Film, Nixon ve Watergate skandalına kadar uzanıyor ve tüm bunlar, bir döneme farklı gözlerle bakmamızı sağlıyor. Karakterlerin finalde geldikleri nokta itibarıyla trajedi duygusunun ağır bastığı bir film “The Irishman” ama yönetmen Martin Scorsese ironik yaklaşımını baştan sona hiç kaybetmiyor. Scorsese seyirciyi coşkun duygulara sürükleyen gösterişli bir filmden özellikle kaçınmış. Hikâyesine ve karakterlere odaklanmış... Sinema tarihinin en iyi organize suç filmlerinden biri...

12. The Matrix 1999

Andy ve Lana Wachowski’nin hayal gücüyle şekillenen geleceğin dünyasında, ilk bakışta her şey yolunda gibi görünüyor. Ama Neo’nun gerçekleri gösteren hapı tercih etmesiyle her şeyin bir simülasyon olduğu ortaya çıkıyor. Anlıyoruz ki, makinelerin hâkim olduğu bir gelecekteyiz ve insanlar sadece bir enerji kaynağı. Umut var mı? Tabii ki. Bu bir kurtuluş destanı ve Neo da onun kahramanı. Wachowski’lerin başarısı, edebiyat ve sinemadaki siberpunk geleneğini özümseyip üstüne özgün bir aksiyon estetiği koymaları... Makinelerin gezegene hâkim olduğu gelecekteki isyanın en hoş yanı, simülasyonun da bir hesaplaşma alanı olması... Bu da özgün ve ilham verici bir görselliğin ortaya çıkmasını sağlıyor.

11. Yedi 1995
(Se7en)


David Fincher’in yönettiği film, Hıristiyanlık’taki 7 ana günahı işleyen 7 ayrı kurbanın peşindeki bir seri katilin öyküsünü anlatır. Tecrübeli, sağduyulu dedektif Somerset (Morgaan Freeman),emekli olmasına günler kala genç meslektaşı Mills’le (Brad Pitt) birlikte seri katilin peşine düşer. Yalnız yaşayan Somerset, tam bir düşünce adamıdır, katilin zihnini okumaya, bir sonraki adımını kestirmeye çalışır. Yeni evli Mills ise kibirli, atak, hırslı ve sabırsızdır… Hıristiyan inanışındaki yedi ana günahı işleyen insanları özel mizansenler hazırlayarak öldüren katilin son adımını ne onlar ne de biz tahmin ederiz. Senaryo yazarı Andrew Kevin Walker’ın finali, bakış açımızı değiştirmez ve filmi yeniden seyrettirmemizi gerektirmez ama içerdiği sürpriz unsuruyla hafızamıza çakılı kalır. O anda en başından beri sadece bir polisiye değil, insan zaafları üzerine karanlık bir trajedi seyrettiğimizi de hissederiz.

10. Ucuz Roman 1994
(Pulp Fiction)


Quentin Tarantino'nun hikâyesini Roger Avary ile birlikte yazdığı film, Los Angeles suç dünyasına götürüyor bizi... İki tetikçi, iki nevrotik restoran soyguncusu, bir boksör ve mafya patronunun güzel eşinin dahil olduğu öyküler; Tarantino'nun zaman içinde sürekli olarak ileri geri gidip gelen sürprizlerle dolu hikâye kurgusuyla iç içe geçiyor... İroni, kara mizah, şiddet, ucuz felsefe, ahlak tartışmaları, sapkınlık, gizem ve dünyanın en geveze tetikçilerinin yaptığı geyik muhabbetleri, Amerikan popüler kültürüyle harmanlanıyor... Tarantino'nun sanki bir daha hiç film çekmeyecekmiş gibi büyük bir tutkuyla yazıp çektiği sahnelerin çoğu mükemmel... Filmi sadece bir kez seyretseniz dahi birçok sahneyi unutmanız mümkün değil.

9. Zodiac 2007

En iyi seri katil filmleri deyince akla gelen ilk filmlerden biri... Yönetmen David Fincher, 1960'ların sonunda ve 1970'lerin ilk yarısında yıllarca kamuoyunu meşgul eden Zodiac Katili'ni bulmaya çalışan kişilerin gerçek hikâyesini anlatıyor. Katilin hâlâ yakalanmamış olması, filmi aynı zamanda bir gizem öyküsü haline getiriyor... Saplantı ve başarısızlığa dönüşen bir polis soruşturmasının bu kadar iyi anlatıldığı başka bir film bulmak zor... Ve en önemlisi, “Kuzuların Sessizliği”yle başlayan “süper zeki seri katil” fetişini ortadan kaldıran bir seri katil filmi. Özetle türünün belki de en özgün örneği.

8. Başlangıç 2010
(Inception)


Yönetmen Christopher Nolan insan zihnini çağdaş bir aksiyon filminin temel malzemesi haline getirirken rüyalarda dolaşan bir adamın trajedisiyle bir soygun öyküsünü birleştiriyor. “Başlangıç”ın ilk katmanında, hafif ve harika bir soygun filmi duruyor. İkincide, Cobb’un (Leonardo DiCaprio) ailevi ve kişisel sorunlarını işleyen bir psikolojik dram... Cobb, Yunan tragedyalarındaki gibi affedilmeyecek suçlar işlemiş bir kahraman... Üçüncü katmanda ise Nolan, rüyaları alıp onları unutulmaz bir sinema deneyimine dönüştürüyor. Film bazı sahneleri itibarıyla sinema, mimari ve resim sanatı arasındaki akrabalığı işleyen bir çağdaş sanat gösterisi gibi... Gösterinin teması “yıkım ve şiddet”. Esin kaynakları Salvador Dali başta olmak üzere gerçeküstü resim, Escher tabloları ve modernist şehir mimarisi... Filmde yıkılan ve çöken sadece rüyalar değil, gerçeklik zemini de kaybediliyor. Nolan, gerçeklikten koparak, sanal dünyalara sığınan günümüz insanına dair bir şeyler söylemek istiyor sanki...

7. Ruhların Kaçışı 2001
(Sen to Chihiro no Kamikakushi – Spirited Away)


Japon animasyon sinemasının büyük ustası Hayao Miyazaki’nin yazıp yönettiği ‘Ruhların Kaçışı’nı bir çocuk filmi olarak görme hatasına düşmeyin ve özellikle küçük çocukların tek başlarına seyretmesine de kesinlikle izin vermeyin. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı alan, en iyi animasyon Oscar’ını kazanan ‘Ruhların Kaçışı’, fantastik ve karanlık bir macera anlatıyor. Masal ustası Miyazaki, küçük Chihiro ile birlikte kötü ruhların yaşadığı bir şehre götürüyor seyirciyi. Açık büfedeki yemekler yüzünden domuza dönüşen annesiyle babasını kurtarmak isteyen Chihiro, ruhların arınmaya geldiği hamamda çalışmaya başlıyor. Miyazaki’nin üstüne kitaplar yazılan ve sayısız analize konu olan filmi, bir büyüme hikâyesi üzerinden çağdaş Japon toplumunun eleştirisini de yapıyor.

6. Sil Baştan 2004
(Eternal Sunshine of the Spotless Mind)


Bilimkurgu türüne alternatif bir yaklaşım getiren filmin senaryosu Charlie Kaufman’a, yönetmenliği ise Michel Gondry’ye ait. Film, birbirlerini hafızalarından silip atmak isteyen iki sevgilinin, Joel (Jim Carrey) ile Clementine’in (Kate Winslet) öyküsünü anlatıyor. ‘Hafızadan silmek’ deyimini mecazi anlamda kullanmıyoruz. Bu işi gerçekten yapan bir teknoloji şirketi var filmde... Mütevazı bir New York dekorunda geçen bu bilimkurgu öyküsü, bir noktadan sonra Joel Barish’in hafızasının kıvrımlarına transfer oluyor. Dolayısıyla biraz karışık, tuhaf bir kurgusu var. Ama kendinizi kaptırırsanız öykü giderek daha da ilgiye değer bir hal alıyor.

5. Baba 1972
(The Godfather)

New York'taki bir İtalyan mafya ailesinin hikâyesini anlatan roman, 1969'da yayımlandı. Mario Puzo, kitabı “ucuz roman”ları andıran hafif ama gerçekçi bir tarzda yazmıştı. Yönetmen Francis Ford Coppola ise romandan ABD tarihi, kapitalizmin acımasızlığı, mafya ve göçmenler üzerine destan tadında bir film çıkardı. Coppola, sadece uyuşturucu işine girmek istemeyen baba Vito Corleone'nin (Marlon Brando) dramını değil ailenin başına geçtikten sonra giderek değişen, karısına yabancılaşan ve acımasız bir lidere dönüşen Michael Corleone'nin (Al Pacino) trajedisini de anlattı. Pacino sakin, doğal ve sade yorumuyla genç Michael'ı unutulmaz bir trajik kahramana dönüştürmeyi başardı.

4. The Shining 1980

Gösterime girdiğinde başyapıt olarak karşılanmasa da yıllar içinde bir sinema klasiğine dönüştü. Bugün “büyük otel” ve “izolasyon hissi” deyince akla gelen ilk filmlerden biri. Jack Torrance (Jack Nicholson),eşi ve oğluyla “kış bakıcısı” olarak kaldığı otelde romanını yazmaya çalışır. Bir süre sonra Jack ve oğlu otelin hayaletlerini görmeye, onlarla irtibata geçmeye başlar. Ama hayaletler her ikisini de farklı şekilde etkiler... Stephen King’in 1977’de yayımlanan romanı, yönetmen Stanley Kubrick’in ustalığıyla benzersiz bir filme dönüşüyor.

3. Roma 2018

1970-1971 yıllarında Mexico City'de yaşayan bir ailenin ve onlarla birlikte aynı evde yaşayan yardımcıları Cleo'nun hikâyesi... “Roma”nın gücü hikayesinden değil, anlatımın yalınlığından, içerdiği saf sinema duygusundan geliyor. “Roma” akla değil, duyguya seslenen filmlerden. İddiası hikâyesinde değil. Sinemasında, ruhunda... Aynı zamanda, anneliği, kadınlığı kutsayan bir film... Sinema bazen bir yönetmenin hafızasındaki imgeleri filme çekerek ölümsüzleştirmesidir. “Roma” da böyle bir film. Sadece yönetmen Alfonso Cuaron'un çocukluk anılarına değil, bir ülkenin, bir şehrin geçmişine açılan bir zaman tüneli sanki... Film boyunca Cuaron'un hafızasının içinde, imgeler ve seslerden oluşmuş bir geçmişle iç içeyiz. Cuaron, renkleri yok ederek dikkati insana, duyguya, mekâna ve seslere odaklıyor...

2. Baba II 1974
(The Godfather: Part II)


Yönetmen Francis Ford Coppola baba ve oğlun trajedisini uzun yıllara yayılan bir hikâye içinde anlatır... Baba Vito Corleone'nin (Marlon Brando) yoksul bir göçmen olarak geldiği ABD'deki ilk amacı hayata tutunmaktır. Vahşi kapitalizmin çarkları altında ezilmemek, ailesini korumak adına oyunu “kurallarına göre” oynar ve karşısına çıkan kötü adamları öldürür... Kuklaların iplerini elinde tutan ‘büyük ve temiz bir adam’ olmasını istediği küçük oğlu Michael Corleone ise suç dünyasının acımasız suç döngüsü içinde giderek daha da sert, merhametsiz bir lider olmaya doğru evrilir. Baba ile oğlun farklı dönemlerdeki öykülerini paralel kurguyla seyrederiz.

1. 2001: Uzay Macerası 1968
(2001: A Space Odyssey)


İlk bölüm tarih öncesinde maymunlar arasında geçer… Film boyunca gizeminin peşine düştüğümüz Kara Taş’a dokunan maymunlardan biri, bulduğu kemik parçasını silah olarak kullanarak çevresindekilere üstünlük sağlamayı başarır. Zafer işareti olarak havaya attığı kemiğin uzay aracına dönüşmesiyle bir anda uzay çağına geçeriz… Kara Taş, insanlığın uzayı fethetmek için yola çıktığı çağda dahi gizemini korumaktadır. Yönetmen Stanley Kubrick, ünlü bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke ile birlikte yazdığı senaryoda bir hikâye anlatmaktansa seyirciyle birlikte varoluşumuzun anlamı üzerine düşünür… Filmin finalde ne demek istediği bugün bile hâlâ konuşulmaktadır.

Kaynak: Habertürk / Mehmet Açar
Bu haber 339 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Türkiye'de koronavirüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 4 bin 630'a yükseldi
Türkiye'de koronavirüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı...
Uğur Dündar'ın 'meydan dayağı' sosyal medyada gündem oldu
Uğur Dündar'ın 'meydan dayağı' sosyal medyada gündem oldu