’Üç kitabımda da oto sansür hiç yok’

'Üç kitabımda da oto sansür hiç yok'

Usta tiyatro sanatçısı Gülriz Sururi'den Mehtap Meral'e samimi açıklamalar.

07 Aralık 2016 - 17:14

RÖPORTAJ : MEHTAP MERAL

 Gülriz Sururi, en çok hayran olduğum isimlerin başında geldi  hep. Hem usta bir tiyatro sanatçısı, hem her daim güzel bir kadın… hem çok çalışkan hem tutkulu… Güzel şarkı söyleyen, iyi yazan, hayatında ne olduysa olduğu gibi ama bir o kadar da ustaca yazan bu büyük sanatçıyla sohbet etmenin benim için büyük zevk olacağını biliyordum. Tahmin ettiğim gibi bütün zarafetiyle karşıladı beni. Son kitabı Zefiros’u konuşmak için buluştuğum Gülriz Sururi’ye merak ettiğim birçok şeyi sordum. O da anlattı

ÜÇ KİTABIMDA DA OTO SANSÜR HİÇ YOK

Son kitabınız Zefiros Doğan Kitap’tan yayınlandı. Anılarınızı okurken büyük bir cesaretle yazdığınızı düşündüm. Yazarken kendinize hiç oto sansür uyguladınız mı?

İlk kitabım “Kıldan İnce Kılıçtan Keskince” den başlayarak hiç oto sansür uygulamadım. O kitaba kadar yazabileceğimi de bilmiyordum. Ülkü Tamer bana bir teklifte bulundu. O zaman Milliyet Sanat Yayınlarının başındaydı.

Ben de yapamayacağımı söyledim ama Ülkü Tamer benim yapabileceğime inandığını söyledi, ben kabul etmeyince öyleyse gel çocuk dergimize bir hikaye yaz dedi. Bir yılbaşı gecesi herkes gittikten sonra sabaha karşı bu çocuk hikâyesine başladım. Kendi çocukluğumu düşündüm bir şey yazabilmek için. Sekiz sayfa falan yazmışım. Ertesi gün Ülkü Tamer’e gönderdiğimde “sen romana başlamışsın devam et” dedi. Yazabileceğimi o zaman öğrendim.

Oto sansür sorunuza gelince, yazarken bir ara durmam gerektiğini hissettim. Engin’le evliyim ve çocukluğumdan itibaren bütün hayatımı yazacağım. Eskiden Engin’e bana bir şey sorup sormak istemediğini sorduğum zaman “ben seni bugün tanıyorum bundan öncesini de bilmek istemiyorum” demişti. Ben de ona hiçbir şeyi anlatmadım. Ondan önceki hayatımı, her şeyi anı kitabımda okudu.

İşte o kararı verirken kendime “Gülriz, her şeyi olduğu gibi yazacaksın. Bütün hislerini, yaşadıklarını, duygularını.. Beğenmezsen yırtar atarsın ama yazarken asla oto sansür uygulamamalısın” dedim. Bir de bugüne kadar okuduğum anı kitaplarında bir samimiyetsizlik gördüğümde bundan hep nefret etmişimdir. Ben bile bunun böyle olmadığını biliyorum diye düşündüğüm zamanlar olmuştur. Yani üç kitabımda da oto sansür hiç yok
Yazdığınız isimlerin size olumsuz cümlelerle dönebileceklerinden hiç çekinmediniz mi?

Ben sadece bana yapılanları anlattım. Örneğin Kadir Topbaş’la olan hikâye… Ben anı yazarken uzunca bir süre beklenmesi gerektiğine inanıyorum. Zamanın süzgecinden geçmeli her şey. İlk kitabım da öyleydi benim. Hayatımda başka bir sürü şey de olmuştur ama onlar aklımda kalmadı. Bu nedenle çok dikkatli olmaya çalıştım. Okuduğunuz için biliyorsunuz anı kitabından çıkıp günce de oldu kimi yerlerde. Ülkenin sorunlarından itibaren, seçimleri vs yazarken

Günlük tutuyor musunuz?

Hayır… ömrüm boyunca buna niyetlendiğim on defterim olmuştur ama olmadı

İlk defa Ülkü Tamer’in isteğiyle mi yazmaya başladınız? Ya öncesi?

Küçükken arkadaşlarımın aşk mektuplarını yazardım

Hayatınızda çok kıymetli isimler olmuş hep. Büyük dostluklar, güzel sofralar hem hayatınızı hem işinizi paylaştığınız çok değerli isimler. Füsun Akatlı, Abdi İpekçi vs
Çoğunu yazamadım bile kitaba. O konuda kendimi çok şanslı buluyorum yaşadığım dönem açısından da. Girdiğim çevre ve mesleğimin bunda elbette büyük etkisi var. 

Şimdi buna rastlamak çok güç. Oysa büyük sanat eserlerinin bile temellerinin atıldığı çok kıymetli buluşmalar bunlar. 

Buna en büyük engel internet. Çok güzel karikatürler var: aynı odada birbiriyle mesajlaşan karı kocalar vs. Artık o duruma geldi. Mektup diye bir kavram yok artık. Ben bu yaşta internet bağımlısı oldumsa diyebilecek pek bir şey yok. Yine de ben mektuba, o sıcaklığa dönüleceğine inanıyorum. 

Toplumda bir Gülriz Sururi imajı var. Her zaman güzel, bakımlı, çalışkan, güzel yemek yapabilen, aşka aşık… oto kontrolünüzün çok yüksel olduğunu düşünüyorum ama bir o kadar tutkulu bir kadınsınız da. Bu ikisi nasıl bir araya geliyor?

Annesiz bir çocuk olarak büyümememin bugünkü Gülriz’le, o en parlak dönemimdeki Gülriz’le çok büyük ilgisi olduğuna inanıyorum. Eğer anne sevgisi içinde büyümüş, rahat bir ortamda yetişmiş birisi olsaydım acaba böyle birisi mi olurdum başka birisi mi olurdum? Bence başka birisi olurdum. İlk kitabımda çok uzun bir bölüm olarak babamı anlattım. Sonra o bölüm üvey annem tarafından da okundu. Çok mahcup oldu ve çok üzüldü.

Ama “Gülriz kendi kendini yetiştirmiş bir insandır, Gülriz benzersiz bir insandır, kimseden yardım görmedi” diye herkesle konuşmaya başladı o günden sonra. Keşke on beş yaşında bir kızı kapının önüne koymanın nelere mal olduğunu bilseydi. 

Sanırım bütün büyük sanatçıların hayatlarında büyük trajediler de var.

Bütün yazarlar en büyük eserlerini zor zamanlarda vermiştir derler ya. Zor koşullarda insan daha yaratıcı olabiliyor. 

Sizin adınızı Abdülhâk Hamit Tarhan koymuş. Sizin de yaşadığınız sürece edebiyatla ve edebiyatçılarla bağınız oldu. Sanki yolunuz o günden başlayarak çizilmiş.

Alakası olmadan. Abdülhak Hamit dedemin arkadaşı ve aile dostu. Eve geliyor ben doğduğumda ve ismimi soruyor. Özhan koyduk diyorlar. Bir daha duymayayım diyor, beni kucağına alıyor ve adımı Gülriz koyuyor. Gülriz, gül yağmuru demek. Ama her şeye rağmen nüfus kağıdıma göbek adı olarak Özhan’ı da yazdırıyorlar. Bazen kimliğimle bir yere gittiğimde beni tanıyanlar çok olsa da tanımayanlar Özhan Hanım diye konuşmaya başlıyorlar. Değiştirsem mi diye düşündüğüm oldu ama bu saatten sonra gerek yok artık. 

İsimlerin insanların hayatlarını etkilediğini söylerler

Dedem “gül hanım gül hanım-gül dibine gel hanım” diye seslenirdi bana. Gülleri de çok severdi ama ailenin durumu epeyce bozulmuştu. Kalamış’ta çok güzel bir köşktü. Tramvaydan deniz yoluna kadar bahçesi olan bir köşk. Dedem güller yetiştirirdi. O da şairdi. Döneminde ünlü olmamış ama epeyce şiiri var. Ama bir şiir kitabı yok. Bir tek dörtlüğünü yastığının altına koymuş “Allahım beni kurban bayramına kurban eyle” diyor. Kurban bayramının birinci gününde de ölüyor. Ben altı yaşındaydım o zaman. 

Şairlere hep bilici derler. Metin Altıok mesela. Bir şiirinde “kendime bir top yangın edindim-soluğumla besledim dudağımın ucunda- ömrümün külüydü savrulan her adımda” der… yakılarak öldürüleceğini bilmiş gibi. Birçok şairde buna rastlanıyor.

Önseziler güçlü oluyor şairlerde elbette… Çok şaşırdım buna. Bizim evde bayramlar hiç kutlanmadı bu nedenle

BEN ATATÜRK VE CUMHURİYET’LE BÜYÜDÜM

Siz her zaman memleket meseleleriyle de, gündemle de çok ilgilendiniz. Hep Atatürkçü ve laik bir sanatçı olarak duruşunuzu korudunuz ve bunun için mücadele de ediyorsunuz.

Yirmi yaşlarımda idrak etmiş olabilirim birçok şeyi. Kıldan İnce Kılıçtan Keskince’de de buna ait bölümler var. Babamın sütninesi Ramazan ayında gelirdi Kalamış’taki köşke. Bana dinimizi öğretmeye çalışırdı. Anneannem ve dedem yetmişli yaşlarındaydı. .Abdülhamit dönemini yaşamış ama Cumhuriyet’i müthiş benimsemiş insanlardı. Ben evde Atatürk ve Cumhuriyet’le büyüdüm.

Atatürk’ün bütün amacı bir şairle Kuran-ı yeniden tefsir ettirmek. Ama ömrü yetmiyor belki. Öyle şiirsel bir dille yeniden tefsir edilseydi belki bambaşka olurdu. 

Babamın sütninesi bana dua öğretiyordu. Ben ona sürekli anlamlarını sorduğumu hatırlıyorum. Cevap yok. Ona dedim ki ben kendi dilimden öğrenmek istiyorum. Atatürk Türkçe ezan koydu ama birebir tercüme ettikleri için kaldırıldı. Atatürk’ün bütün amacı bir şairle Kuran-ı yeniden tefsir ettirmek. Ama ömrü yetmiyor belki. Öyle şiirsel bir dille yeniden tefsir edilseydi belki bambaşka olurdu. 

Kitabınıza “Adamla kadın” bölümleri var ve rüya geçişleri gibi çok özel bölümler. Bu bölümler aşk dolu, masalsı… Devamını bekliyor insan. Bu bölümleri yazmaya devam edip kitap haline getirmeyi düşünmez misiniz?

Dün Abdi İpekçi’nin kızı Nükhet İzet İpekçi aradı. O da kitabımı okumuş. Aynen bu cümleleri söyledi. Nükhet de kitap kurdudur, çeviriler de yapar. Ondan bunu duymak ta şaşırtmıştı beni. Siz ikinci oluyorsunuz. 

Kitabınızda Engin Bey’in sizi tarif ettiği bir bölüm var. “Gülriz hep çocuktur ve benim o çocukluğa zaafım var” diyor. Siz kendinizi çocuk bulur musunuz? 

Engin beni hep çocuk gibi görür. Bikinili resmimden sonra yaşım konuşulmaya başladı. Ben yaşımı saklamıyordum ama bangır bangır yazılması da hiç hoşuma gitmiyor. “Çocuk kadınlar hep böyle olur” diye de bir cümle etmiştim bununla ilgili.

Gülriz Sururi neleri dinlemekten, izlemekten hoşlanır? Neler okur?

Şunu itiraf etmem gerekir. Dört beş yıldır çok kitap okuyamıyorum. Elbette okuyorum ama eskisi gibi değil. Eskiden bir kitabı bir gecede bitirirdim. Bu nedenle kendimi okumayanlar sınıfına dahil etmiş oluyorum. Engin’le paralel bir şey de olabilir bu. Akşamları dizi izleme adeti edindik. Bir iki dizimiz var, Engin bir süre sonra uyuyor ama ben sonuna kadar izlemeden bırakamayan biriyim. Müzik evde hep var. Engin klasik müzik tutkunudur. Ben birçok şeyi dinlemekten hoşlanan biriyim. Müzik dinlenmeyen evde pozitif insanın olmayacağına dair bir şey okudum geçenlerde

Dinlediğimiz müziğin ruh halimizi de etkilediğine inanıyorum. Bizim evimizde hep türküler dinlenirdi. Annem acıklı türküler dinlemekten hoşlanırdı ama o kadar duygulanırdı ki bir yandan hep ağlardı. Ben de çocukluğumun bir döneminde türküleri sevmediğimi hatırlıyorum. Annemi ağlattığı için. Ruhi Su’yla beraber hayatım değişti ama . Sizin vazgeçilmezleriniz var mı?

Ben de türküleri çok severim. Neşet Ertaş, Ruhi Su dinlemekten çok keyif alırım. Mehmet Erdem’in Hakim Bey’ini çok seviyorum. O kadar tutuldum ki bir ara Cd sini aldım ve arabada hep onu dinliyordum. Bence çok güzel söylüyor

Mehmet Erdem çok iyi bir müzisyen. Son zamanlarda dinleyicinin daha doğal olana, samimi hatta belki biraz kirli! seslere daha çok ilgi gösterdiğini görüyoruz. Siz aynı zamanda bir şarkıcısınız … Nasıl değerlendiriyorsunuz bu süreci?

Şarkıcı değilim, sesi olan bir tiyatrocuyum. Edith Piaf’ta kirli bir ses. Göz güzelliği mi bakış mı? Bu buna benziyor. Önemli olan şarkı söylemek, hissetmek. Piaf bütün dünyanın kalbine nasıl yerleşti? Samimiyetiyle , içtenliğiyle, hatta cehaletiyle. Kendini başka kalıplara sokmaya çalışsaydı Piaf olmazdı. Mesela şan dersi alsaydı, düşünmek bile kötü. Bu yüzden ben böyle kusurlu sesleri seviyorum. Ankara’da Fosforlu Cevriye’yi sahneye koyarken Fosforlu Cevriye’yi bulamadım ve bir seçme yapmaya karar verdim. Dört yüz kız katıldı. Biri çıkıyor harikulade bir ses, çok güzel bir yandan tiyatro eğitimi alıyor. Bana bir türkü ya da bir pop şarkısı söyle diyorum. Mümkün değil. Opera sesinden kurtulamıyor. Bu nedenle birçok insandan vazgeçmek zorunda kaldım. Müzikal oyuncusu olmak çok zor bir şeydir. Kendin eğlenmeden oynayamazsan müzikal oyuncusu olamazsın. 

Hiçbir zaman tiyatrodan vazgeçip şarkıcı olmayı düşünmedim. Tahtımdan inmek gibi bir şey olurdu bu benim için Zefiros’un içerisine daha önce çıkardığınız Müzikhallerim Cd si de eklenmiş. Bu çalışmanın bir ikincisi gelecek mi sizden?

Müzikal çok samimiyetle yapılması gereken bir şey ve bizde çok az müzikal oyuncusu var. Ama gençlerden çok umutluyum. Bizim dönemimizden sonra müzikallerin durmasına çok üzülüyorum. Mesela Zuhal Olcay’ın sesi çok güzel ama bir müzikal oyuncusu olmayı ya düşünmedi ya da olmadı bir şekilde. Hayır. Ben aynı performansı gösterebilir miyim bilmiyorum.

Denemek de istemiyorum. Ünlü bir şarkıcı olmak çok eskilere ait bir şeydi ve ben reddettim. Çok güzel teklifler aldım. Sokak Kızı İrmayı oynadığım dönemlerde, diğerlerinde. Ama hiçbir zaman tiyatrodan vazgeçip şarkıcı olmayı düşünmedim. Tahtımdan inmek gibi bir şey olurdu bu benim için. Sahneyi o kadar önemsiyorum ki. 

Kitabınızda öyle şeyler yazmışsınız ki. Oyununuzu sergilemek için gerek belediyeyle yaşadıklarınız gerek diğer kurumlarla ve insanlarla verdiğiniz uğraşları düşündükçe Gülriz Sururi bile bunları yaşıyorsa yeni başlayan isimler ne yapabilir? diye sormadan edemiyor insan.

Ama yeni başlayan bir isim benden çok daha şanslı. Benim bir işe imza atıp başarılı olmamı prodüktörler istemezler. Çünkü sonrasını düşünürler. Mutlaka genç olması lazım. Onu sahiplenecekler ve sonra birlikte kazanmaya başlayacaklar. 

Ben dizilerin tiyatro oyuncuları için çok faydalı olduğuna inanıyorum. Müthiş bir deneyden geçiyorlar ve doğal oynamayı öğreniyorlar.

Siz eğitmenlikte yaptınız uzun süre. Eğitmenlikte olan tecrübeleriniz bir kitapla paylaşmayı düşündünüz mü? Bu röportajı sizinle öğretmenler gününde yapıyoruz. Neler söylemek istersiniz? 

Gün laik öğretmenlerin günü. İnsanlar açığa alınmışlar, mesleklerini yapamıyorlar ben öğretmenler gününü bu şekilde nasıl kutlayayım? Benim içimden hiç gelmez. Kitabımda da yazdığım gibi Dünya Kadınlar Gününe gitmeyi de bıraktım. Kırsaldaki yahut zor durumdaki diğer kadınlar okuyup yazıp konuşmadıkça bunun suçlusu benim diye düşünüyorum. Biz küçük bir mutlu azınlığız. İki kuşak önce uyanması gerekirdi insanların. Çok geç kaldık. Müthiş bir rehavet içerisinde yaşıyoruz. 

Ama sanata geldiğimizde oradaki öğretmenler için dururum. Eskiden belli isimler vardı. Bugün çok başarılı bulduğum devlet tiyatrosu oyuncularının birçoğu eğitmenlik yapıyor ve çok başarılılar.Bizden sonrakiler eğitmen olduğu zaman her şey çok daha doğallaştı. Çok daha köşeliydi eskiden. Müzikte de tiyatroda da çok katı koşullar vardı.

Doğal yaşayan insanlardan farklı olmak, farklı konuşmak, iyi artiküle etmek vs . Artık her şey daha doğal. Ben dizilerin tiyatro oyuncuları için çok faydalı olduğuna inanıyorum. Müthiş bir deneyden geçiyorlar ve doğal oynamayı öğreniyorlar. Örneğin Çetin Tekindor, Selçuk Yöntem gibi duayen isimler bile dizilerden sonra oyunculuklarına çok şey kattılar. 

Peki siz hiçbir dizi ya da sinema filminde oynamayı düşündünüz mü?

Hiçbir teklif almadım. Gençliğime veda ettikten sonra bir sürü teklif geldi onları da ben yapmak istemedim. Sinema faslı böylece gelip geçti hayatımdan. Bana bazen yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey var mı diye sorarlar. Bir film çevirmek isterdim doğrusu. Bir de o dönem biz çok çalışıyorduk. Tatile gittiğimizde bile oyunlar yanımızda olur ve çalışırdık. O sırada “ben iki ay film çevireyim” olabilecek bir şey değildi ve tiyatroyu durduramazdık. 

Sevdiğiniz yönetmenler kimler?

Çok fazla isim var… Tiyatroyla sinemanın farkı bu oldu. Dizide de çok iyi yönetmenlerimiz var, hayretler içerisindeyim ama tiyatrodaki yönetmenlerimizi o kadar başarılı bulmuyorum. Bunun eksikliğini de şuraya bağlıyorum. Yeni tiyatro yazarlarına ihtiyacımız var. Dizilerde de doğru düzgün senaryoları izlemenin vakti geldi de geçiyor bile

EDEBİYATTAN YETERİNCE FAYLANMIYORUZ SANIRIM

Edebiyattan yola çıkan senaryolar da sakız gibi uzatılıyor. Örneğin Keşanlı Ali Destanı. Haldun Bey yazmış… onun dilini, esprisini, kültürünü kim taşıyıp ta onun üslubunda senaryoyu devam ettirecek. Zaten çok yanlış bir iş oldu ve ellerinde kaldı. Bana kalırsa Keşanlı da sekiz bölümlük bir dizi olabilirdi. Bir dizi iki yıldan fazla uzatılmamalı. Kız oğlana bakıyor beş dakika oğlan kıza bakıyor beş dakika.

Bir süre sonra yaklaşıyorlar gerisi gelecek haftaya. Bu çok ucuz bir davranış. Bundan vazgeçilmeli. Eğitimsiz bir kesimi mutlu etmek için yapılıyor diziler. Eskiden köy filmleri olurdu vs. şimdi sadece villalar, zenginlikler. İzleyenlerin binde birini alma imkânı yok nasıl keyif alıyorlar bundan? Bu bir bilmece benim için. Bir kahvaltı sofrası kuruyorlar kimse uzanıp peyniri alamaz. Çok komik resimler geliyor önüme. 

Gülriz Sururi bundan sonra neler yapmak ister?

“Seni Seviyorum” isimli romanımı oyunlaştırdım. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda repertuara alınmıştı. Yönetim değişti ve dört sene kapalı gişe oynayan Fosforlu Cevriye kaldırıldı. Bu nedenle yeni projem söz konusu olamaz bu şartlarda. Ya da çok şey değişmesi lazım. Bakan Cemil Çiçek oyunu beş kez izlemiş. Ama Lemi Bey’e işten el çektirildi, sonrasını biliyorsunuz . İsteğim odur ki Fosforlu Cevriye’yi ve Seni Seviyorum’u İstanbul’da kendim yöneterek sahneye koymak

Bu haber 1988 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Game of Thrones'un çok eleştirilen son sezonuna 10 ödül
Game of Thrones'un çok eleştirilen son sezonuna 10 ödül
Web Analytics
http://addurl.nuz35W7z4v9z8w