Ne güzeldir benim, çocukluğumdaki bayramlar
Reklam
Reklam
Esra G. Helvacı

Esra G. Helvacı

Yolculuk

Ne güzeldir benim, çocukluğumdaki bayramlar

Merhaba,

Akşam oldu ve bayram telaşı yerini tatlı bir sakinliğe bıraktı. Bayram koşuşturması sırasında, insan bir türlü yorulduğunun farkına varamıyor. Bayram ya, her an birileri gelebilir tedirginliği ile ayaklarımı uzatmış bir şekilde az şekerli, bol köpüklü Türk kahvemi yudumluyorum. Nedense sıcak su ile yapılan içine bilmediğim beyaz bir madde atılarak sütlü kahve yapılan şeyleri bir türlü hazmedemedim. Kahve denince, illaki az şekerli, bol köpüklü bir Türk kahvesi olacak, işte ben ona kahve derim. Yorgunluğun verdiği bir mayhoşlukla anılar bir bir uçuşuyor, maziye gidiyorum bir beyaz güvercinin kanadında.

Mahallem, o güzel çocukluğumun geçtiği, bakkal Ahmet amca, berber Muhsin amca, kuru temizlemeci Adem ağabey, kız arkadaşlarım Ebru, Tuğba, Burçak, Görkem, erkek arkadaşlarım İbrahim, Ersan ve ismini hatırlayamadığım daha niceleri. Bayramlar yaklaştıkça arkadaşlarımızla, bayramda neler yapacağımızı birbirimize anlatır, yapacaklarımızdan dolayı heyecanlanırdık.

Dini bayramlar içinde Kurban Bayramının  bendeki yeri biraz daha farklıydı. Babam beni ve ağabeyimi alır, oturduğumuz evin birkaç sokak aşağısında kurulan kurbanlık alanında koçlara bakardı, biz de bir şeyden anlamaz, onları ürkek bir şekilde sevmeye çalışırdık. O zamanlar kaç yaşındaydım? diye sorduğumda rahmetli babam "dört veya beş yaşlarındaydın kızım" demişti. O dönemlerde babam sabah erken kalktığında ben de onunla kalkardım. Onu  banyoda suyla oynar sanırdım hep ancak, aslında onun bayram namazı için abdest aldığını büyüdüğüm zaman idrak ettim.

Üzerini giyinirken bende giyinirdim ancak, rahmetli annem "kızım baban camiye gidiyor Allah' a dua edip gelecek" derdi de ben neden babamın Allah' a evde dua etmediğini anlayamazdım.

Annem usulca yataktan kalkar, banyoda elini yüzünü yıkar, benim ve ağabeyimin de ellerimizi ve yüzümüzü yıkamamıza yardım eder, sonra mutfağa giderek kahvaltı hazırlardı. Kahvaltı hazırlandığında karnımız acıksa bile, bizim neden kahvaltı yapamadığımızı da büyüyene kadar anlayamamıştım. Çünkü, henüz daha babam camiden dönmemişti. İşte, halihazırda sofra alışkanlığımı, o dönemde babam ve annemden almıştım. Hep beraber sofraya oturmaya ve beraber sofradan kalkmaya o zamandan alışmıştım, iyi ki de alışmışım.

Babam camiden döndüğünde ise, önce annemle sonra da ben ve ağabeyimle bayramlaşır, biz de ellerini öperdik babam ve annemden ilk harçlıklarımızı alırdık, sonra da bayramlaşma ve harçlıklarımızı alma sırası dedeme, büyük babama, dayımlara , halamlara, amcamlara ve teyzelerime gelirdi, işte o zaman sanırdım ki, dünyanın en zengin çocuğu benim. Paralarımın hepsi bozuk ve rahmetli annemin teyzesi Sabriye teyzem, hem bana acıdığından, hem de kapıyı çalacak mahallemizin çocuklarına bozuk para verebilmek için, elimdeki bozuk paraları alır, biraz daha fazlası ile tümleyerek bana verirdi.

Nimet ananem biraz şaka, biraz da muzırlık ile, Sabriye teyzeme dönerek, "ilahi Sabriye, kızdan bir sürü para aldın, bir tane para veriyorsun, ayıp değil mi el kadar kızı kandırmaya?" derdi de, bende bunu duyunca basardım yaygarayı, paralarımı geri isterdim. Ancak, o zaman anlamazdım ben ağlarken insanlar neden gülüyor diye? Sabriye teyzem alı al, moru mor, geri vermek zorunda kalırdı paralarımı, şimdi hatırladıkça hem gülüyor hem de çok özlüyorum onları.

Kahvaltı sonrası babam bizleri alır ve kurbanlıklara bakmaya giderdik, hararetli bir şekilde bir adamla el sıkışır ve aşağıya yukarıya sallardı da, ne çok arkadaşı var babamın, her yerde karşısına çıkıyor diye düşünürdüm safça.

Eve, aldığımız koçla geldiğimizde babam, koçu bahçedeki erik ağacına bağlar, eve girerdi. Biz de koçu elimizden geldiğince yapraklarla veya evden aldığımız ekmekle beslemeye çalışırdık ağabeyimle ve orada olan birkaç arkadaşımla. Babam, evden elinde bir sürü bıçakla çıkar, yanında da rahmetli dedem ve rahmetli büyük babam olurdu ekseriye, çıkardı çıkmasına da, bizi ağabeyimle doğruca eve yollarlardı da hiç nedenini anlayamazdım.

Evde biz odamızda uzunca bir süre oyuna dalmış oyun oynarken, mis gibi bir koku yayılırdı evimize, karnımızın acıktığını o zaman fark eder, mutfağın yolunu tutardık ağabeyimle.

Ocak üzerinde bir tencere içerisinde mis kokulu yemek pişerdi "ne pişiyor diye" sanki ağız birliği yapmışçasına sorardık ağabeyimle, annem "kavurma" derdi bize.  Bu arada mutfakta bir sürü et arasında babaannem, ananem ve annem her kurban bayramında bir şeyler yapar dururlardı, etleri poşetlere sararlar ve istiflerlerdi de sorduğumuz zaman "komşulara vereceğiz" in dışında bir şey söylemezlerdi bize.

Seneler sonra o paketledikleri etleri, gelir durumu iyi olmayan ailelere verdiklerini ve o aileler arasında benim ve ağabeyimin bazı arkadaşlarının aileleri olduğunu, bu nedenle bizlere söylemediklerini öğrendiğimde "ne kadar asil bir davranış" diye düşünmüştüm.

Şimdilerde, farklı bir bayram uygulaması içinde garip hissediyorum kendimi. Bayramları tatil olarak gören o garip zihniyet!

Seneler geçmesine rağmen, hiç anlayamadım bu modern bayram zihniyetini, hep içimde kaldı o eski, dedelerimin, ananelerimin ve babam ve annemin  bayramları. İyi ki, yaşatmışlar diyorum büyüklerim bana bu bayramları. Bayramları sadece şehir dışına çıkılacak tatil anları olarak yaşatsalardı büyüklerim, nasıl hatırlardım şimdi o güzel eski bayram anılarını? Nasıl hatırlardım bazen gülümseten, bazen de buruk bir şekilde kedere zerk eden o güzel anıları?  Ne güzeldir ki, şimdi hatırlarken yanaklarımdan süzülmesine neden olan istemsiz gözyaşlarım.

Sizlerin de gelecekte, hatırlarken bazen gözlerinizden birkaç damla gözyaşı dökülmesine, bazen de hatırlarken kalbinize mutluluk dolmasına neden olacak, EN GÜZEL BAYRAMLAR VE BAYRAM ANILARINIZIN OLMASI TEMENNİSİYLE.

Bu yazı 679 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar