Karlovy Vary - Terezin- Dresden
  • Reklam
Güner Çetin

Güner Çetin

Karlovy Vary - Terezin- Dresden

Prag’da ikinci günümüz.  Alışkın olmadığım bir saatte gayet de dinç olarak erken uyandım. Kahvaltı ‘dan sonra gezinti durağımız Prag’a iki saat uzaklıktaki dünyaca ünlü bir kaplıca bölgesi, Karlovy Vary.  Gezilmesi gereken yerlerden biri olduğu için ekip tamam ve yola çıkıyoruz. Otobüsle olan yolculuğumuzda bir yandan geçtiğimiz yerleri kaçırmamaya çalışıyor diğer yandan da kulağımız rehberimizin anlattıklarında. Yeşillikler içinde, ormanın içinde ilerliyoruz. Kentin merkezine girmeden taşıt da girmediği için otobüs 'den iniyoruz. Tertemiz sokaklarıyla, güzel yapılarıyla, içinden geçen Tepla Nehri ve lüks mağazalarıyla eşsiz bir yerdeyiz.

İki yakayı köprüler birleştirmiş, etrafı bina ve kaplıcalarla çevrili. Yeşillikler içindeki kaplıca diyarında Karlovy Vary’de Beethoven, Mozart, Deli Petro, Karl Marx, Dvorak ve Atatürk’ün evleri bulunuyor. 1918’de buraya gelen Atatürk tedavi amaçlı üç ay kalmış ve Türkiye’ye döndüğünde de Yalova’da buradakilere benzer kaplıcaların yapılmasını teşvik etmiş. Habsburg döneminde Karlsbad adıyla anılan, adını 14. Yüzyılda Bohemya Kralı olan 4. Karl’dan alan kaplıca şehri, içinden geçen ve ‘sıcak’ anlamına gelen Tepla Nehri, etrafını kuşatan ormanları, temiz havası, şifalı sıcak su kaynakları, 3-4 katlı renkli binaları ve hepsi birbirinden muhteşem Barok köşk ve otelleriyle seçkin bir yer.

Görüntüyü bozan tek bir bina var, o da komünizm döneminde inşa edilen kaplıca. Onu bile yıkma gereği duymamışlar. Yıkmamalarının nedenini de güzelliklerin yanında çirkini de gösterip bir daha öyle bir binanın yapılmaması için olabilir diye düşünüyorum. Sokaklarda çeşmelerden sıcak sular akıyor. Çoğu kişinin elinde küçük ibrik gibi bir porselen demlikle çeşmeden doldurdukları suyu içiyorlar. Ben cesaret edemedim. Çünkü bağırsakları çalıştırıyormuş. Bu masalsı şehirde çok güzel hediyelik eşyalar satan dükkânların yanında, kristal figürler satılan dükkânlar ve mağazalar var. 3 saatlik yürüyüşten sonra rehberimiz bizi sahibi Türk olan bir restorana götürdü. Vitava Nehri’nin muhteşem manzarası eşliğinde karnımızı doyurduk. Yemekler de çok güzeldi ve lezzetliydi. Bu huzur veren kentten ayrılık vakti geldi ve Prag’a dönüyoruz.

Yine sabahın erken saatinde kalkıp kahvaltıdan sonra yola koyulduk. Bu günkü gezimizin ilki çok üzücü bir yer olan Terezin. II. İmparator Joseph tarafından krallığın korunması amacı ile yapılmış ve 18. Yüzyıl sonunda ise tamamen değiştirilerek,  II. Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından toplama kampı olarak kullanılmış. Buraya gelmeden; Terezin’de yaşananları anlamak, hissetmek çok zor. Burada yüzlerce insan vahşi bir biçimde katledildi. Uyudukları yer geniş uzunlamasına ranzalar.

Tahtanın üstünde yatan yüzlerce sıkıştırılmış cılız insanları gözümde canlandırıyorum. İçim ürperiyor, bu soğuk odadan hemen uzaklaşıp, bir diğer oda banyo yaptıkları yer. Burası da buz gibi, tek bir odanın içinde tepede sıralanmış duşlar. Hiçbir zaman sıcak su verilmediği gibi, yıkanan elbiseleri de kurutma makinası olmasına rağmen, hiçbir zaman çalıştırılmamış ve ıslak ıslak aynı kıyafetler giyilmiş. Rehberimizin anlatmasıyla buradan sadece bir kişinin kaçmayı başardığını öğreniyoruz.

Ancak buranın hapishane olduğunu bilenler bu kaçan kişinin anlattıklarına inanmamışlar. En sonunda bir kişi bu anlatılanları Birleşmiş Milletlere bildirmiş. Ancak bizde de olduğu gibi Müfettişler geleceklerini, burayı inceleyeceklerini kampa bildirmiş. Tabii ki sonuç malum. Her şey o günlük değişmiş, müfettişler de burada anormallik olmadığını rapor etmiş. Ölüm yolu, daracık tünelden geçiyoruz. Tünelin sonunda idam edildikleri yer. Daha ileri de gaz odası.

Uzun barakalar halinde ve çatıları da çim olduğu için tepeden fark edilmiyor. Gömüldükleri uçsuz bucaksız kabristan, kimlikleri tespit edilenlerin isimleri kazılı. Terezin, soykırımın dehşetini gözler önüne seriyor. Sadece bizim hissettiklerimiz binaların ve çevrenin anlattığı. Asla orada yaşanan iğrençlikleri tam anlamıyla hissedemeyiz. Sonuç ta, hüznü geride bırakarak tekrar yola koyuluyoruz.

Yolumuz, Almanya’nın güzel şehirlerinden Dresden. Prag’a 160 mesafedeki Elbe’nin Floransa’sı olarak adlandırılan, 2. Dünya savaşı sonrası küllerinden yeniden doğan, barok mimarisi ile muhteşem şehirdeyiz.  Şehir merkezinde rehberimizin arkasına takılıyoruz. Frauenkirche Kilisesi, Zwinger Müzesi, Semper Opera Binası, Kraliyet Sarayı ve Elbe Nehri’nin kıyısında dolaşıyoruz.

Saray bahçesinden çıkınca Augutuss Sokağı’nın bir duvarın 102 metre boyundaki Furstenzug olarak anılan bir duvar resmi ile karşılaşıyoruz.  Bu şehrin mimarisi de hem renkli hem de etkileyici. Her yerinden tarih ve görkem akıyor. 2. Dünya savaşında taş üstünde taş kalmamasına rağmen yeniden aynısı inşa edilmiş olduğunu duyunca da gözlerime inanamadım.  

Unesco tarafından dünya mirası koruması altına alınan bu şehirde de alışveriş fırsatını da kaçırmıyoruz ve bir günümüzü de güzel bir şekilde bitirip Prag’a dönüşe geçiyoruz. 

Bu yazı 2490 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar