Yargıçlar, savcılar bu sese kulak verin!
  • Reklam
  • Reklam
Hasan Cemal

Hasan Cemal

Yargıçlar, savcılar bu sese kulak verin!

Bakırköy Adliye Sarayı’ndaydık salı sabahı, Cengiz Çandar’ın davası için.
Konu malum:
Cumhurbaşkanına hakaret...
Dava 6 Eylül’e ertelendi.
Cengo’yu, avukatları dinlerken, bir ara Tûba’yla dertleştik, daha ne kadar mahkeme kapılarını aşındıracağız diye...
Bilemiyorum.
Çünkü yargı hukukun üstünlüğüne sahip çıkmıyor.
Ne yazık ki öyle.
Yargı, daha çok, hukuku yerle bir etmekle haşır neşir bir cumhurbaşkanını, Saray’daki Sultan’ı koruma çabasında.
İki bine yakın hakaret soruşturması ve davası var.
Saray’ın yargıçları, savcıları öyle ki, neredeyse tüm çabaları Erdoğan’a dönük eleştirel sesleri susturmak.
Sadece Saray’ın düdüğünü öttüreceği karanlık, tek sesli bir Türkiye oluşturmak istiyorlar.
Yoksa bu kadar dava, bu kadar soruşturma açmaz, bu kadar mahkumiyet kararıyla bu kadar sayıda gazeteciyi hapse atmazlardı.
Vurgulamakta yarar var:,
Erdoğan, en nihayet, bir korku imparatorluğu yaratmayı başardı.
Yüksek yargı başkanlarını yanına toplayıp şehir şehir gezdiriyor.
“Biz, yargının başkanlarıyla, temsil noktasında olanlarıyla bu tür seyahatleri rahatlıkla yaparız, yasal, ahlaki olarak hiçbir yanlış yoktur. Bunlara alışamadılar bugüne kadar ama alışacaklar” diyor.
Onlar da Erdoğan’dan ‘şak şakları’nı eksik etmiyorlar.
“Anayasa Mahkemesi kararına uymuyorum” diyen bir cumhurbaşkanıyla birlikte olmaktan onur duyduklarını söylebiliyorlar.
Ne kadar hazin.
Anayasa Mahkemesi Başkanı’nı hain ilan etmiş bir cumhurbaşkanıyla birlikte gezmekten mutlu olduklarını söyleyebiliyorlar.
Ne kadar acıklı.
Bu arada Hükümet Sözcüsü de, yüksek yargının Cumhurbaşkanlığı’na bağlı olduğunu açıklıyor. 
Peki, buna hangi sıfat takılabilir?
Birine hazin, diğerine acıklı dedim.
Sanıyorum, buna da en doğrusu utanç verici demek lazım.
Kuvvetler ayrılığını, yargı bağımsızlığını böylesine çiğneyen bir açıklama ancak utanç verici olabilir.
Hukukun üstünlüğü açısından daha da felaket olan bir karar geçen hafta Milli Güvenlik Kurulu’ndan çıktı.
Akıl alır gibi değildi.

Bu konuda son sözü, değerli bir hukukçuya, Yargıtay Onursal Başkanı ve Bilkent Üniversitesi Profesörü Sami Selçuk’a bırakıyorum. 

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, MGK’de alınan bir kararı, bir açık hava toplantısı konuşmasında bütün dünyaya duyurur:

“Dün yeni (MGK’de) bir karar daha aldık. Legal görünüm altındaki illegal terör örgütü, dedik. ‘Fethullahçı Terör Örgütü’ olarak tavsiye kararını aldık ve hükümete gönderdik. Şimdi hükümetten de Bakanlar Kurulu kararı bekliyoruz. Bunların terör örgütü olarak tescilini de gerçekleştireceğiz. PYD ne ise, YPG ne ise, PKK ne ise bunlar da aynı kategoride yargılanma sürecinin içerisine girecekler.”
“Fethullahçı Terör Örgütü davası” ve iddiası şimdilerde yargının önündedir.
Önemle vurgulamak ve anımsatmak gerekir ki:

Terör örgütü kurmak, buna üye olmak yazılı hukuka göre bir suçtur.
Bir eylemin suç olup olmadığı konusunda karar verme yetkisi ise, hukukun üstünlüğüne dayanan bütün demokratik düzenlerde yargının tekelindedir.

Yargıtay da aynı görüştedir:

“… Türk hukuku bakımından, bir oluşumun, bir yapılanmanın terör örgütü olup olmadığının belirlenmesi, yapılacak yargılamanın sonucuna göre, mahkemelere aittir. Mahkemeler bu belirlemeyi, Anayasa ve yasalarla ortaya konulan normatif kurallara ve istikrar gösteren yargısal uygulamalara uygun biçimde gerçekleştirir.” (9. CD, 22.12.2014, 5464/12447).

Aynı doğrultuda Dündar/Gül davasında, mahkeme yerinde olarak “FETÖ / PDY Silahlı Terör Örgütüne yardım” suçlamasıyla ilgili dosyanın ayrılmasını kararlaştırırken şu cümleye yer vermiştir:
“FETÖ/ PDY olarak adlandırılan silahlı terör örgütünün varlığı yönünde kesin bir yargı hükmü mevcut olmadığına..”
(İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesinin 6 Mayıs 2016 tarih ve 2016/162 K. sayılı kararı).
Bütün bu nedenlerle:

“FETÖ/ PDY” olarak adlandırılan örgütün terör örgütü olup olmadığı ve varlığı konusunda mahkemelerin tekelinde bulunan bu yetkiyi yalnızca mahkemeler kullanır.

Sonra da Yargıtay denetler ve sahici (otantik) yorumuyla son sözünü söyler.
Dolayısıyla, söz konusu yetkiyi ne yasama organı (TBMM), ne yürütme organı (hükümet, Bakanlar Kurulu) ve başkanları, ne de Milli Güvenlik Kurulu gibi bir başka organ asla yargının elinden alamaz ve yargıya bu konuda “emir ve talimat veremez; genelge gönderemez”; en küçük bir “telkin ve tavsiyede bulunamaz.” (Anayasa, m. 138/2).

Birincisi, ayrımsız herkes, kral da olsa yasalara uyacaktır.
İkincisi de, hukuk uyuşmazlıklarını çözmek yargının tekelindedir.
Peki, MGK’de hiç hukukçu yok muydu da böyle bir karar alındı?
Vardı:

Adalet Bakanı.
Niye sustu?
Bu soruyu ona sorun.
Ben hukukçuluğumun/yargıçlığımın gereğini yapıyor ve hukuka olan borcumu yerine getirmeye çalışıyorum.
Çünkü Eski Roma’dan beri “yargıç, (sadece) yasanın/hukukun dilidir” (judex est lex loquens).
O kadar.

Dış dünyada yaşananlar, dedikodular yargıçları hiç mi hiç ilgilendirmez.

Hukuk devletine, hukukun üstünlüğüne inanan, hukuk olmadandemokrasi olamayacağını bilen yargı mensuplarına, gerçek hukukçulara da Sami Selçuk’un sesine kulak vermelerini diliyorum.
Sadece kulak vermelerini değil, Sami Selçuk gibi ses vermelerini de diliyorum.

Bu yazı 793 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

Web Analytics
http://addurl.nu z35W7z4v9z8w