Umutla düş kırıklığı arasında
Reklam
Reklam
Misafir Kalem

Misafir Kalem

Umutla düş kırıklığı arasında

Kadıköy Balık Pazarı’nı pek severim.

O pürtelâş canlılık bana da geçer, yaşama sevincime durup dururken neşe katar.

Dün balıkçı tezgâhlarındaki lüferleri, palamutları görünce dayanamadım.

Deniz kıyısı meyhaneleri de güzeldir ama yalnızsam, geleni geçeni seyredeceğim buradakiler de hiç yabana atılacak gibi durmazlar.

Epeyidir gitmediğim “Hamsi”nin, ruhumu hoşnut hissedeceğim bir köşesinde buldum kendimi.

Zulamda sakladığım kefen parası bir “yüzlüğe” kıymanın galiba vakti gelmişti.

Hani insanın çocukken, sahip olsaydı büyük bir ressam olacakmış da sanki bu yüzden olamamış gibi ukdesini taşıdığı; öyle eften püften altılı ya da onikili değil de, en açığından en koyusuna kadar her rengi bolca tutulmuş otuzlu kırklı devasa suluboya kutuları vardır ya; işte meyhane mezeleri de tıpkı bunun gibi önce göz doyuracak çeşitlilikte ama tadımlık olmalıdır.

Az kuru, az pilav ister gibi, hepsinden gıdım gıdım söyledim:
Horoz husyesi iriliğinde fasulye pilâkisi,
peynir ezme,

acılı atom,

soya sosuna yatırılmış uskumru,

bol sirkeli çiroz,

ahtapot salatası,

lakerda,

dilimlenmiş kara turp,

beyaz peynir ve kavun…

Ertesi gün, niye hafif bir şarap tercih etmedim ki diyerek pişman olacağım bir de yirmilik rakı…

Eh, daha ne olsun!

Önümden akıp geçen insan selini seyre daldım.
Bir yere yetişeceklermiş gibi koşuşturan,

ama çoğunca avare avare veya dalgın,

ya da benim yaptığım gibi sağa sola merakla bakınan;

kimi gülecen, sevinçli, kaygısız…
yahut somurtkan ve kızgın…
kimi umutlu,
kimi umutsuz…

artık kotları yırtık pırtık olduğu için zenginle yoksulun birbirine karıştığı,

ama benizlerinin gene de ele verdiği,
insanlar… masum ve mazbut insanlar…

Bantta ise hüzzam bir şarkı!

“Uzun yıllar ötesinden…”

İlk kadehi bir limonata ferahlığıyla yuvarlayıverdim.
Ne ki, bilirsiniz, bu meretin huyudur; ikinci kadehten itibaren “n’olacak bu memleketin hâli” bir yerlerden çıkagelir, yalnızsanız bile sofrada sakiliği artık size o yapar.

Tam da on gün sonra kurtulmayı hayal etmenin arifesindeyken, onun siyasal atmosferinden ırak bir gün geçireyim demiştim ki, Erdoğan bu sefer yanına altın varaklı tahtını da almış, kalktı masamın başköşesine kuruluverdi.

İçse, belki hâlden anlar diyeceğim; lâkin ne gezer!
Hiç kafa dengim değil!

İster misin egemenliği seçimden sonra da sürsün diye hayıflanırken, içimi bir hüzün kaplamaya başlamasın mı!

Umutla yeis yer değiştirmekte.

Lokum gibi lakerda ha taş kesildi, ha kesilecek.

Uskumrunun tadı kaçmak üzere.

Cânım rakıya da zehir mi koydular, ne; ağzımda bir pas… bir pas…
Baksanıza, hiç gidecekmiş gibi görünmüyor.

Sakın gücenmeyin; Erdoğan, on yıllarcadır dışlanmış ve öfkesi hâlâ soğumamış bu halkın, Cumhuriyet elitine ve onun ideolojisine verdiği ceza ve ezadan başka bir şey değildir.
Ne ektiniz de biçesiniz ki?

Bu kadar eğitimsizlik, yoksulluk ve itilip kakılmışlıktan başka ne bekliyordunuz?

Devlet bordrosuna kapağı atarak yedi nesil hazineden geçinenler, yılkı niyetiyle yabana bırakılmış o kara kalabalıkların örtünmelerindeki ekonomik nedenselliği bile hiçbir zaman anlayamadılar.

Öylesi bir kültürden gelmedikleri ve beslenmedikleri hâlde “Cumhuriyet balosu edebiyatı” yapanların bilmediği keşke sadece vals olsa!

Dinin, kadını ferace ya da peştamalla sarıp sarmalamasının altında yatanın, yoksulluğun dayattığı koskoca bir cinsiyet sömürüsü olduğunu asla algılayamadılar.

Bu kültürde erkek, kalıplanmış “kundura” giyip daha sofistike biçki ve dikiş gerektirdiği için maliyetli olan “kaput” ve “gocuğa” sarınmayı bilmiş; ama “kaşık düşmanı” kadına gelince, kendisininkine benzer bir “manto” yerine, uzun yıllar içinde zemheri zürafası gibi titreyecek olduğu ucuz yeldirmesi altına, ayağa kaba bir cızlavet lastik, sırta da kendi öreceği şeker pembesi bir hırkayı müstahak görerek, kadın üzerinden masraf kısmayı din yoluyla meşrulaştırmıştır.

O mazlumların yaşadığı değil, bu gerçeği görememektir, asıl gericilik.

Halkı horlayanlar aynalarla hesaplaşmazlarsa, daha çoook Erdoğanlar gelip geçer.

Sonunda olan, gene hep bizim iki lokmalık ağız tadımıza olur.

Namık Çınar/Taraf

Bu yazı 1774 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar