Diktatörlük konusu
Murat Belge

Murat Belge

Diktatörlük konusu

Tayyip Erdoğan ülkeyi Abdülhamid gibi yönetmek de istiyor

Tayyip Erdoğan bir diktatör mü? “Diktatör” kelimesinin çeşitli tanımlarına bakınca pek fazla bir şüphe payı kalmıyor: Evet, öyle. Amerika’nın “başkanlık sistemi”ne bakınca gene “yürütme” erkini elinde tutan bir “başkan” görüyoruz. Ancak Amerika’nın genel yönetim sisteminde ve felsefesinde güçlü bir “kuvvetler ayrılığı” anlayışı var. Tayyip Erdoğan dayattığı anayasal değişiklikleriyle bunları da Türkiye’nin sisteminden sildi. “Yasama” bu ülkede zaten hiçbir zaman “yürütme” karşısında kayda değer bir özerkliğe sahip değildi; ama 27 Mayıs’tan bu yana seçim kazanarak gelen siyasi iktidarı belirli bir denetim altında tutabilecek bir “yargı” oluşturma çabası olmuştu. AKP iktidarı bu yolda elde edilmiş bütün kazanımları sıfıra indirgedi. Böylece Tayyip Erdoğan istediği “tek-adam”lık konumuna yerleşmiş oldu.

Bunun getirdiği yetkilerle donandıktan sonra, bu yetkileri kullanan kişinin bürokrasiden gelecek bir direnişle karşılaşmasını bekleyemeyiz. Devlet kurumlarının uzun zamandır kendi teamülleri içinde çalışmayı bir gelenek haline getirdiği Amerika Birleşik Devletleri’nde bile, Trump gibi bir “başkan” düdüğünü istediği gibi çalabiliyor. Erdoğan için de “özerk bir bürokrasi”den gelecek bir itiraz söz konusu olmayacaktır.

Necip Fazıl’dan feyz almış bir kişi olarak, bekleneceği gibi, Abdülhamid’e önem ve değer veriyor. Ama bu “dünya görüşü”ne ilişkin konularda “kafadar” olunan bir eski hükümdara saygı duymaktan ibaret bir şey değil. Tayyip Erdoğan ülkeyi Abdülhamid gibi yönetmek de istiyor. Son yıllarda gerçekleşen yasal/anayasal değişikliklerin altında yatan bu. Sonuç olarak, ülkede Tayyip Erdoğan’ın onayını almamış herhangi bir şeyin olmaması gerekiyor. Hani bir keresinde “Bana sormadan ‘kupon’ arsaları kimseye vermeyin” demişti (Ben de arsa için kullanılan böyle bir sıfat olduğunu ilk bu vesileyle duyup öğrenmiştim.)

Abdülhamid’in bürokrasiyle ilişkisi de böyleydi. Bir kere, “liyakat” yerine “sadakat” ölçütünü yerleştirmişti. Bir memur ne yapacağını kendi üstünden, müdüründen v.b. önce Abdülhamid’den öğreniyordu. Tabii bir yandan da jurnal düzenini kurmuştu. Dolayısıyla paralel bir “istihbarat” sistemi kurulmuştu. Bürokrasi kanalından en yukarıya ulaşacak bilginin yanı sıra bir de jurnalciler kanalından gelen bilgi vardı. “Modern” denebilecek bir bürokrasiyi ilk kuran Mustafa Reşid Paşa’ydı tabii. Kolay bir iş de değildir, Osmanlı devleti gibi arkaik bir yapıda, onun “kalemiye”sinin temelleri üstünde bir bürokrasi kurmak. Reşid Paşa’nın kurduğu mekanizma da şüphesiz çok parlak değildi ama Abdülhamid bunu altüst etmişti.

“Diktatör” kavramıyla başladık yazıya. Evet, Tayyip Erdoğan ne olacağını ve ne olmayacağını “dikte eden” bir “tek-adam.” Böyle kişilere siyaset bilimi sözlüğünde ne dendiği de malum.

Sözlükte bunun karşılığı “diktatör.”

Gelgelelim Türkiye’de bunu söylemekle konu kapanmıyor. Burada, böyle bir “tespit”ten sonra bir soru daha geliyor: “İyi mi, kötü mü?”

Bu tartışma benim bildiğim ve hatırladığım kadarıyla Atatürk’ten başlar. Yabancılar için sorun değil, onlar Atatürk için hemen “diktatör” terimini kullanırlar. Bazen bir Türk’ün de, çekine çekine, “Atatürk ‘diktatör’ müydü? Onun için ‘diktatör’ denebilir mi?” diye soracağı olur. Buna verilen bir—daha kestirme—cevap, “Hayır, ne münasebet!” olabilir. Biraz daha insaflı ya da dünya çapında kabul edilmiş normlara (tanımlara v.b.) daha saygılı biri ise “Evet” deyip ardından bir “ama” çekebilir: “Evet, Atatürk bir diktatördü, ama ‘iyi’ bir diktatördü. Ne yaptıysa ülkesinin iyiliği için yaptı.”

Böylece konunun içine diktatörün iyisi ve kötüsü de yeni bir “değer ölçütü” giriyor. Anlaşılan o ki bazı adamlar kendi çıkarları için diktatör oluyorlar. Bunlar çalıp çırpıyorlar, itiraz edecek olursa onları da susturuyorlar; diktatörlükleri bu “susturma” sırasında iyice ortaya çıkıyor.

Bunlar “kötü” diktatörler, tarihe de böyle geçecekler.

Ama bir de “iyi diktatörler” var. Kötüsü var diye iyisinin hakkını yememek gerek.

Bu “iyi” diktatörler, ülkelerini seven ve onun iyiliği için çalışan insanlar. Başka türlü davranmalarına ülkeleri imkân tanımıyor. Bunun nedeni, genellikle, ülke halkının “cahil” olması ve kendisi için neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilmemesi. Bu durumda, “doğruyu bilen” önder “böyle olacak” diyor, oluyor. Yöntem çok sevimli olmayabilir ama başka çare yok.

Şimdi, böyle düşünmeye başladığımızda, ister istemez “araçlar ve amaçlar” ikilisine geleceğiz. Şu girdiğimiz yolda varacağımız nokta “Amaçlar araçları haklı gösterir” noktasıdır. Bu da, bilindiği ama bazı durumlarda unutulduğu gibi, “Makyavelizm” dediğimiz siyasi tutumu tanımlayan ilkedir.

Daha önemlisi, böylelikle, içinden çıkması çok zor bir öznelliğe gelip dayanmamız: Neyin “iyi” olduğuna kim karar verecek? Nasıl karar verecek?

İki kişiden söz ettim: Tayyip Erdoğan ile Atatürk. Şimdi, “Atatürk milletin iyiliği için yaptı. Dolayısıyla ‘diktatör’ değildi” diyenler Tayyip Erdoğan’ın yaptıklarına muhtemelen aynı gözle bakmıyorlardır. Ama Tayyip Erdoğan’ın yaptıklarının çok iyi olduğunu düşünenler de “Atatürk devrimleri” konusunda derin şüpheleri olan kişilerdir. Ne yapacağız şimdi?

“Tek Adam” deyimini kullanıyoruz, iki durum için de. Sanırım öyle yapmak zorundayız.

“Tek Adam”, evet, o iktidar konumuna gelince öyle. Ama oraya “tek başına gelmiyor aslında. Onu oraya getiren bütün bir toplum var. Tayyip Erdoğan’ın isteklerine uyarak böyle bir başkanın olması ve onu durduracak bir “Kuvvetler Ayrılığı”nın olmaması için oy verenler ne yaptıklarını biliyorlardı. Öyle olsun diye öyle oy verdiler. Bu Türkiye’nin özelliği. Adama güveniyorlarsa sonuna kadar iktidar vermeye itirazları olmuyor (ve zaten herkesin rüyası kendinde de sınırsız iktidar olması.)

Durum böyle olunca, bana göre asıl önemli sorun kimin diktatör olduğu değil de, kendi sevdiği kişinin diktatör olmasını sakıncalı bulmayan toplum oluyor.

Bu yazı 5500 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

Web Analytics
http://addurl.nu z35W7z4v9z8w