Zarrab davası, ABD kumpası ve yeni sorular
  • Reklam
  • Reklam
Murat Yetkin

Murat Yetkin

Zarrab davası, ABD kumpası ve yeni sorular

Başbakan Binali Yıldırım 22 Kasım’da yaptığı konuşmada Zarrab davasının artık “Türkiye’ye ve ülkemizin küresel ölçekteki ekonomik ilişkilerine zarar verme noktasına geldiğini” söyledi.

Yıldırım “Davanın tarafları orada baskı altında tutulmakta, ülkemiz ve menfaatlerimiz aleyhine ifade vermeye zorlanmaktadır” dedi ve ekledi: “Sanık olarak açtığınız dosya daha duruşma başlamadan tanığa dönüşmüştür. Bunun adalet neresindedir?”

Ben ilk cümlede açıklayıcı olmak adına “Zarrab davası” diye yazdım ama aslında Başbakan “Zarrab davası demedi; “ABD’de devam eden bu yargı” dedi.

Çünkü daha sonra sarf ettiği “sanık tanığa dönüşmüştür” ifadesinden de anlayabileceğimiz gibi ortada bir Zarrab davası kalmamış olabilir. Zarrab çoktan Türkiye aleyhine suçlamalarla dolu iddianameyi ceza indirimi karşılığında kabul etmiş olabilir. Dolayısıyla davada tek sanık olarak Halkbank Genel Müdürü Hakan Atilla Kalmış ve Zarrab da onun aleyhinde tanık sıfatıyla yer alacak olabilir.

Olabilir diyorum, çünkü bu çıkarımların tamamını yapılan açıklamaların satır aralarından çözmek zorunda kalıyoruz; doğru dürüst bir bilgi almak mümkün olmuyor.

Tabii bu arada manzarayı daha da karmaşık hale getiren, ama hala resmi bilgi haline gelmemiş haberler de yayılıyor. Örneğin Amerikan mahkemesinin Türkiye’den Hakan Atilla lehine belge, bilgi varsa kendilerine iletilmesini istemiş olması gibi. (Doğruysa, bunda Başbakan Yıldırım’ın ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ile görüşmesinden iddianamedeki kanıt olarak sayılan bilgilerin yasal yollardan toplanmamış (malum, kapatılan 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturması dosyalarından bir kısmı) olduğundan yakınmasının etkisinden söz edilebilir.) Ya da ortaya “Şahıs 1” adı takılan bir gizli tanığın çıkmış olması gibi.

Bu gelişmeler Başbakanın son sözleriyle birlikte değerlendirilince ortaya başka, şimdiye dek sorulmamış bir soru da çıkıyor.

Hayır, Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişimine yol aldığı ve İran’daki patronu Babek Zencani’nin idam cezası aldığı günlerde Reza Zarrab’ın artık Türkiye’de tehlikede olduğu inancıyla İstanbul’daki FBI görevlileriyle anlaşarak danışıklı dövüşle güya tutuklanmak için mi ABD’ye gittiği sorusu değil. Onu zaten biliyorsunuz.

Acaba Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan geçenlerde AK Parti grubunda Amerikan yetkililerinin Türk vatandaşlarına baskı uygulayarak itirafçı yapmaya çalıştığı suçlamasıyla sadece Zarrab’ın değil, aynı zamanda Atilla’nın da itirafçı yapılmak istenmesi endişesini mi dile getiriyordu.

Dikkatler Zarrab üzerinde yoğunlaştığı için bizler mi öyle algılamıştık? Yoksa Zarrab’ın saf değiştirdiği çoktan belli olmuş, daha o aşamada baskılar Atilla üzerinde mi yoğunlaşmıştı?

Çünkü bir de savcılığın Atilla’ya kendi çıkarlarıyla banka çıkarlarının çelişip çelişmediği sorusunu sorduğu yolunda iddialar var. Eğer doğruysa, bunun bir sonrası, Halkbank’ın kamu bankası olması nedeniyle, acaba iddia edilen suçlamaları kendi başına mı, hükümet yetkililerinin talimatıyla mı işlediği sorusuna muhatap olmak olabilir.

İşte o noktada, ABD’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasına bile gerek kalmadan Amerikan bankalarının Halkbank’a, dolayısıyla Türk bankacılık sistemine tek yönlü kısıtlamaları söz konusu edilebilir. Başbakan Yıldırım, Türkiye’nin küresel ekonomik ilişkilerine zarar verme ihtimali derken bundan söz ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 17-25 Aralık ve 15 Temmuz’da tutmayan tezgâhın, şimdi ABD’deki bu daha üzerinden görülmeye, yani hükümetin bu yolla devrilmeye çalışıldığından bahisle “Türkiye’ye kumpas” söylemi de bu var sayıma, ya da endişeye dayanıyor.

Erdoğan’ın bu sözleri 21 Kasım’da düzenlenen basın toplantısında ABD Dışişleri Sözcüsü Heather Nauert’e soruldu.

Üstelik “Türkiye’ye karşı komplo kazanı mı kaynatıyorsunuz?” gibi, bizim meslekteki deyimiyle o tür yanıt almak üzere tasarlanmış bir “çanak soru” şeklinde.

Zaten Türkiye üzerine hemen her soruya alaycı yanıtlar veren sözcü de pası aldı ve şu yanıtı verdi: “Türkiye’den hep aynı (…) bizi bir tür darbe tezgâhlamakla suçlayan terane. (..) Tamamen saçmalık. Bunlarla ilgimiz yok.”

Özel olarak Zarrab konusuyla ilgisi var mı yok mu bilemiyoruz henüz. Ama örneğin Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında olmakla suçlanan, Pennsylvania’da mukim Fethullah Gülen’in ABD’de faaliyetine hala devam ediyor olmasına dair ABD makamlarından yanıt bekleyen hala pek çok soru var.

Ama darbe ve kumpaslara değinmişken Nauert’e sözcülüğünü yapmakta olduğu ABD’nin bu konudaki sabıkasını hatırlatmakta da yarar var. Örneğin ABD’nin İran (1953), Şili (1973) ve Grenada (1983) darbelerinde Amerikan istihbaratı CIA’nın belirleyici rolü, o yıllarda kesin dille yalanlansa da sonradan ortaya çıkmış ve kabul edilmişti.

ABD’nin Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesindeki rolü içinse Nauert o dönemde Türkiye Büyükelçisi olarak görev yapan ABD Büyükelçisi James Spain’in anılarına bir göz atabilir; kitabın adı “Türkiye’de Amerikan Diplomasisi”. (Yenilerde Doğan Kitap’tan yayınlanan “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabında” Türk okurlarına ayrıntılarıyla aktarmaya çalıştım.)

Artık adı Zarrab davası olmayabilir ama resmileşmediği için öyle diyelim, Zarrab davasına gelince.

Hala büyük bir belirsizlik içinde, 27 Kasım’da jüri oluşumunu ve 4 Aralık diye verilen duruşma tarihi bekleniyor.

Bu konuda bir de CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun dün hükümete “Zarrab konusunu milli mesele haline getirmeyelim” çağrısı oldu, fazla yüksek perdeden değildi ama yine de kayda alalım.

Önümüzdeki günlerde ilginç gelişmeler bizi bekliyor çünkü.

Bu yazı 468 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar