Renk Cümbüşü
  • Reklam
  • Reklam
Özlem Nihan

Özlem Nihan

Renk Cümbüşü

Ankara'nın sonbaharı hep güzel olmuştur. Hazan mevsimini zaten çok severim. Köşemin adını da hiç düşünmeden hazan koymuştum yıllar önce. Eskiden Ankara'da renk cümbüşü yaşardık bu mevsimde. Sokak aralarında, cadde kenarlarında, evlerin bahçelerinde, sokaklardaki küçük parklarda görebilirdiniz bu cümbüşü. Sarıdan kızıla değişen renklerdeki yaprakların altında huzurla yürüdüğümüz dönemlerin özlemi var içimde. Eskiden dememin sebebini tahmin edersiniz. Ağaçlar betonlaşmanın kurbanı oldukça o renk geçişlerini yaşayamaz olduk. Ama hala betonlaşmamış yerlerimiz var. Bölük pörçük alanlarda kalsa da hala ağaçlarımız var ama altında çok rahat dolaşamıyoruz. Şehrin sokaklarında beton bariyerlerle sınırlanmış otoyol benzeri yollarımız var artık. Sanki beton yorgunluğu var bu şehirde.

Kasım ayında şehrin en tepesindeki değişiklikle bir tazelenme enerjisi ile dolacağız diye tahmin ediyorum. Gelen gideni aratmasın diye bir söz vardır bilirim ama bu şehir öyle dibe vurdu ki yirmi küsür yıldır; aratsa nolur aratmasa nolur. En azından umutlarımızı yeşertir bu değişim diye düşünüyorum. Şehrin profili son onbeş yılda hızla değişti. Şehrin ciğerlerinden biri Atatürk Orman Çiftliğine anormal hayvan heykellerine eşlik eden zamane panayırı dev beton çadırlar yapıldı. Eskiden halkın piknik yaptığı tahta masalar yok artık çiftlikte. Oralar malum sarayın çitlerinin içinde kaldı. Halkın dolaştığı yerlerden köprülü yollar geçiyor. Her yer yol ve bina oldu. Hizmet diyebilirsiniz belki, ama o yollardan sadece arabalarınızla geçme şansınız var. Toplu taşım öyle yetersizki bu şehirde, metro hattının dışında her yere her saatte  otobüsle gidemezsiniz. İlla arabanız olmalı ulaşabilmek için. Bu kadar yol ve köprü yapılan bir şehir daha var mı acaba? Toplu taşım yeterli olsa hiç kimsenin bu pahalılıkta ve kalabalıkta arabasıyla işine gideceğini sanmıyorum. İşten çok trafik yoruyor insanı.

Geçen ay, seyahat ettiğim Hindistanın Goa ve Varanasi şehirlerinden bahsetmiştim. Bu ay da birkaç cümle ile Bodghaya ve Delhiden bahsedeyim. Bodghaya Budizmnin ortaya çıktığı yere kurulmuş bir şehir. Kutsal kabul ettikleri ve "bundhie tree" dedikleri ağaçların gölgesinde devasa Budha heykelini gördük. Daha temiz ve huzurlu bir kent. Temiz ve  personelin ilgili olduğu misafirhaneye benzeyen bir otelde konakladık. Diğer şehirlerdeki dört yıldızlı otellere göre yıldızı düşüktü ama çok sıcak kanlıydılar. Yediğimiz her lokmada gözlerimizin içine bakıyorlardı beğenip beğenmediğimizi anlamak için. Ülkemizdeki küçük yerlerdeki misafirperverliği anımsattı bana.

Son durağımız Yeni Delhiydi. Yeni kısmı ile eski kısmının arasında dağlar kadar fark olan başşehirin trafiği ve insanlarının yapısı ise İstanbul'u aratmadı doğrusu. Hindistan kapısı, Hümayun türbesi etkileyiciydi. Aslında beni en çok etkileyen devasa yapı;

Kutup Minaresi oldu. Eserin yapıldığı taşların rengi ve ayakta dimdik duruşu güzeldi. Yeni Delhi’nin güneyinde olan bu kompleks yapının mimari özellikleri Hindistan’ın İslam egemenliğinde bulunduğu dönemlere gidiyor.  Kutup Minaresi Müslümanların Delhi’deki son Hindu Kralını yenmesi şerefine 1193 yılında yapılmış. Son olarak söylemek istediğim şey Delhide başlatılan seferberlik hakkında. "Yeşil ve temiz Delhi" başlıklı uygulamanın sanırım sonucunu almaya başlamışlar ki; duyduklarımdan daha temiz buldum bu şehri.

Ülkemden her uzaklaştığımda sevdaların en büyüğünün vatan sevdası olduğunu yeniden hatırlıyorum. Ülkemiz yaşadığımız zorlu günlere rağmen çok güzel. Aziz vatanın her köşesine ve orada yaşayanlara selam olsun.

Sevgi ve saygılarımla...

Bu yazı 271 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 2 Yorum
  • Metin Altay
    6 gün önce
    Yine sürükleyici yine çok güzel yazı,ellerine kalemine sağlık Özlem. ..
  • Didem Celep
    2 hafta önce
    Ellerine sağlık. İnsanı düşünmeye sevk eden bir yazı. "Bu vɑtɑn, çocuklɑrımız ve torunlɑrımız için cennet yɑpılmɑyɑ lɑyıktır" demiş ya Mustɑfɑ Kemɑl Atɑtürk... Torunlarımıza yetiştirebilmemiz için hala vaktimiz var!

Son Yazılar