ŞAİRLERİMİZ
  • Reklam
  • Reklam
Özlem Nihan

Özlem Nihan

ŞAİRLERİMİZ

Bu ülkenin şairleri hep eziyet çektiler yaşamları boyunca. Sadece şairlerimiz değil tabii ki yazarlarımız, ressamlarımız, hiciv üstatlarımız, insanları uyandıracak sıra dışı tüm yaratıcı zekalarımız için çok zor topraklar oldu burası. Küçükken oğlumu götürdüğüm oyuncakların olduğu yerlerde köstebeklerin çıktığı ve çıkar çıkmaz da yakalayıp kafalarına vurulduğu oyun masasını hatırlatıyor bana. Kafasını çıkartmaya çalıştıkça vur sok içeri. “Eyyy sen kendini bilmez, neden herkes gibi karanlığında yaşamıyorsun, gir içeri ve karanlıkta kal” der gibi. Herkes kendi yaşadığı döneme en kötü der belki ama; aydınların hor görüldüğü zamanların en zorundan geçiyoruz sanki. Okuyan beynin sınırlarının genişleyeceğini, bu nedenle de kontrol edilemez ve sorgulayan tarza bürüneceğini anladılar tüm öngörüsüzlüklerine rağmen.

Gün olmuyor ki; tarihte iz bırakmış bir şair hakkında karalamalar yapılmasın, yaşayan şairler söyleşilerden kovalanmasın. “Kalabalığı tutamıyorum” demiş bir üniversitedeki yönetici. “Kimse zarar görmesin çıkın” demiş. Dediği de bu şehrin kıymetli şairi Ahmet TELLİ. Tek bir mısrasını okumadığına eminim o insan müsveddelerinin. Niye tutamıyorsun sen eyyy yönetici, eskiden idareci denirdi ve bir anlamda insanları idare etmesiydi görevi, uzlaştırmasıydı, yatıştırmasıydı, yoksa “gidin tutamıyorum” demesi değil. Tutamayanın orada ne işi var o zaman.

Yazıyı yazarken gözümün önüne okul yıllarımdaki bir görüntü geldi. Siyasal Bilgiler Fakültesi son sınıfındaydım. O yıl yıllık çıkartmaya çabalıyorduk ve her bölümden gönüllü olanlarla bir çalışma grubu oluşturmuştuk. Taslakları hazırladıkça, bir yandan da yönetimle paylaşıyorduk. Ataol BEHRAMOĞLU’nun barış şiirlerini gören sevgili idarecimiz bizi okulun koridorunda kovalamıştı; “çıkaracaksınız bunları” diye. Her ne kadar büyümüş de olsam o yaşta hiç anlam verememiştim neler olduğuna. Söz konusu olan barış şiiriydi ve biz barıştan yanaydık her anımızda, peki kim değildi de bize bu travmayı yaşatmıştı, çözememiştim. Bu benim gerçek dünya ile karşılaşma provammış sonradan anladım, ne yazık.

Ben kendimi bildim bileli şiir okurum. Herkes gibi küçükken şiir yazmışlığım da vardır. O kısa ve öz dizelerde önüme dökülen dünyaya hayranım. Her yaşımın farklı şairleri oldu, onları doyasıya dolu dolu yaşar ve bir başkasına kürek açardım. Hepsi zihnimde ve yüreğimde kendi yerlerinde saklıdır. Bunlardan biri de Ahmet ARİF’tir. Üniversite sonrası Londra’ya gittiğimde annemden gelen mektup zarfında el yazısıyla yazılmış iki adet kart postal çıktığında şaşırmıştım. Okuyunca gözlerimden yaşların aktığını çok iyi hatırlıyorum. Çünkü o el yazısı Ahmet ARİF’e aitti ve bana sesleniyordu. “Küçüğüm beni çok büyütmüşsün gözünde” diye başlıyordu cümlesine. Annemin bir öğretmen arkadaşının tanıdığı kitabevine gelirmiş kıymetli şairim. Şaire benden bahsetmiş ve odasının her tarafında “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabının dizeleri yazılı demiş. Yatağımın başlığında, odamın duvarlarında, çalışma masamın üzerinde, her yerde yazıp yapıştırdığım dizeler vardı gerçekten de. Bu insanlar boşuna yüreklerimizde yer edinmedi. Bana seslendiği cümleye bakar mısınız, ne kadar mütevazı. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun” diyenlerin kim olduğunu çoktan unuttu bu millet ve unutacak da. Bu verimli topraklardan çıkan tüm sanatçılarımıza yukarıdan bakan ünvanlı ünvansızların hiç birinin esamesi okunmayacak, tarihte hep böyle oldu. Cellatlar değil haksız yere eza görenler tarihe iz bıraktılar.

Çok konuştum, biraz da şiir. Bu ay Ahmet TELLİ’ye yapılanı kınayarak onun bir şiirini paylaşmak istiyorum. “Su Çürüdü” şiirinin bir kısmını buraya aldım, çünkü şairin dediği gibi; kent çürüdü, dünya çürüdü, su çürüdü artık. Yeni yıl yeni umutlarla gelsin hepimize, tüm çürümüşlüklere inat. Sevgi ve saygılarımla...

SU ÇÜRÜDÜ

Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar 
deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. Yalnızlık 
hiç de tanrısal değil, görkemli değil. O yalnızca geçmişle 
gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta. 
Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir 
leke yalnızlık denilen. Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan 
havayla ışıkta... (Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?) 
Bütün belleğimdekileri yokettim. Elektrikli bir aygıtla yaktım, 
jiletle kazıdım. Çığlıkların aralığından uçurdum hepsini, kül 
edip savurdum. 

Adımdan gayrısını bilmiyorum. 
.....

Bir böcek gibi antenlerimi gezdiriyorum bedenimde. Anahtar 
deliğinden sızan ölü ışıkta ellerime bakıyorum. Ellerim... Sanki 
bir kadının memelerini hiç okşamamış, sicaklığını duymamış. 
Ellerim... Her dizesi çığlık olan şiirleri hiç yaratmamış sanki. Ne 
beyaz tenliyim artık, ne esmer, ne de kara... Cüzzamlının, 
vebalının bir rengi vardır. İrinin bir rengi... Ölünün bile bir 
rengi vardır ama derimin rengi yoktu. Belki çürüyen bir kentin 
rengiydi bu. Çürüyen bir dünyanın... 

Adımdan gayrısını bilmiyorum. 
AHMET TELLİ

Bu yazı 1264 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

Web Analytics
http://addurl.nu z35W7z4v9z8w