Yüreğe soğuk ayaz düştü
  • Reklam
Söz Sizin

Söz Sizin

Yüreğe soğuk ayaz düştü

Açlık ve soğuk uzun süredir ailenin yakasını bırakmamıştı. Gün yeni başlamıştı,  oda karanlıktı, güneş bulutlardan çıkıp, henüz odayı da yüreğini de ısıtmamıştı. Sobanın içindeki rüzgar ağlıyor, odayı ısıtamadığı için haykırıyordu. Gazete kağıtları ve beyaz kağıda yazılmış kelimeler kısa aralıklara ses çıkarıyor, bir süre sonra tekrar sessizliğe bürünüyorlardı..

Kendini çaresizlikle sokağa attı. Rüzgarla karışık yağmur yüzünü kamçılıyor, soğuk öfkeyle suratını tokatlıyordu. Hem donmuş hem de iliklerine kadar ıslanmıştı. soğuk ve yağışlı rüzgarla savruluyordu.

Ardiyenin önünde durdu, bir iç geçirdi, üç gündür yavrularıyla birlikte açtılar. Soğuk ve açlık.. Eşi milli gelirin on bin dolarları aştığı ve işsizliğin azaldığı(!)  Ülkede, kaynak ustası olmasına rağmen bir yıldır iş bulamamıştı! Maddi ve manevi dayanacak güçleri de kalmamıştı.

Soğuktan morarmış avucunu zorlukla açtı,

- ağabey odun verir misin?

Oduncu bir elindeki paraya bir de soğuktan kızarmış emine'nin yüzüne baktı,

- 6 liraya odun mu olur bacım, diyebildi , üzüldü.

Bir çuval odun doldurup verdi, parayı da almadı.

Üzerine düşen tanecikleri silkelemeye mecali de yoktu, sobayı tutuşturdu. Hiç kımıldanmadan dakikalarca karanlıkta sobadan evin karanlık duvarlarına vuran alevlerin dansını seyretti..

Biliyordu, umutların bittiği yerde bir çuval odun mu bitmeyecekti. Yine sabah olacak, yine soğuk odaya dolacak, yine kuru ekmeği bölüşecekler ve yine mutat olduğu gibi kocası iş aramaya gidecekti.

Kocası sabah kapıyı açıp kendini dışarı attığında, davetsiz misafir arkasına aldığı rüzgarla odayı işgal etti. Sarılmak istedi yavrusuna, " üşüme" demek istedi, ağlamak istedi doyasıya, umut ışığı olmak istedi..

Öyle üşüyordu ki, yüreği donmuştu sanki. Kalktı usulca, erzak kutularında bir şeyler aradı, kutular bomboştu, bulduğu bir dilim  kuru ekmeği suya batırdı çocuğa verdi, gözleri bir yakacak bir şeyler aradı, fön makinesi ilişti gözünü, çalıştırıp eline tutuşturdu, çocuğun..

Diğer odaya geçti, bir çok yolcunun gittiği son duraktaydı şimdi, bir sehpanın üstünde." cennet kimin için, beni bu yırtık pırtık elbiselerimle içeri alırlar mı?" dedi.  Çatlamış ellerini ipe uzattı, kelime-i şahadet getirdi

Ve çaresizliğine son verdi. Umutsuzluğunu ilmiğe geçiren  emine, " biz on yılda çağ atlattık" diyen büyüklerin ülkesinde, çağ atlayanlara inat kendisi çağ atlayamadığı için yaşantısına son verdi..

 

Emine Akçay’ın sıcak vücudu soğurken, bir başka yerde kırık camlardan giren ayaz, bir başka bedeni de soğutmaya başlamıştı. Adı kaderinde gizli " ayaz bebek"i yine soğuk bir rüzgar yaşamının baharında sonsuz aleme götürüyordu... 

Sığındığı anasının kollarıydı, şanslı da değildi, bu ülkenin çocuğuydu, sığınmacı da değildi. Babası vatani görevini yapmak için askere gitmişti. Kömür, makarna dağıtan mahalle sorumlularının da siyasi dikkatini  çekmemişlerdi, kısacası gariptiler. 700 milyarlık saatlerin takıldığı ülkesinde, doğduğunda,  bir çeyrek altının bile takılmadığı garip ve fakir bir çocuktu " ayaz"..

Camları naylonla kapatılmaya çalışılmış küçücük odada uyuyan kırk günlük bebeğin küçücük yüreği, karanlık odaya dolan soğuk rüzgara dayanamamıştı..

Ve üç yaşında muharrem bebeğin farkı yoktu, şansı da yoktu, diğerleri gibi. O da karla kapalı yolları aşamadı, hasta  minicik bedeni ile.. Bir küçük çuvalda geleceği göremeden, sonsuz yolculuğa çıktı, babasının sırtında..

Elbette bir gün ak karlar eriyecek ve melih Cevat’ın dediği gibi; " buzlar çözülünce"  kara görülecek. O gün o toprağı eşeleyecek, gerçeği görecek ve sorgulayacak, herkesi kucaklayacak birileri olacak mı?

Ergun Maraşlı

Bu yazı 1721 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar