Anadolu Mehmet'ini soruyor
  • Reklam
Uğuralp Dilek

Uğuralp Dilek

Parrhesia

Anadolu Mehmet'ini soruyor

Lozan Görüşmeleri devam ederken TBMM ateşli bir Misakı Milli tartışması içindeydi. Öfkeli milletvekilleri Atatürk’ten ve Lozan heyetinden hesap soruyor, barış görüşmelerine yönelik ağır eleştiriler yapılıyordu. Henüz cumhuriyet bile ilan edilmemişken böyle bir demokrasi ve istişare kültürünün mevcudiyeti şüphesiz gurur vericiydi.

En ciddi muhalefet İngiliz mandasına geçen Irak toprakları üzerineydi. Milletvekilleri buranın muhakkak geri alınması, gerekirse İngiltere ile savaşılmasını istiyordu. Öte yandan ordu yorgundu, Atatürk’ün görüş aldığı Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak İngiltere ile Musul çevresinde üzerinde bir savaşa girmek için kuvvetin yetersiz olduğunu beyan etmişti. İngilizlerin Akdeniz’de donanma mevcudiyeti, korkunç güçte hava kuvvetleri burada bir harekatın en fazla ağır kayıplı bir Pirus Zaferi kadar tesirli olacağının açık deliliydi. Diğer tarafta Batı sınırı da kaynıyordu; Doğu’da bir savaşın aynı zamanda Batı’da Balkandaki düşmanları cesaretlendireceği açıktı. İki cepheli savaştan kaçınmak literatüre Almanların kazandırdığı Bismarck Refleksi ile ifade edilir ve savaş stratejisinde evrensel bir kuraldır.

Bu noktada Atatürk meclise hitaben ünlü konuşmasını yaptı: Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu çocuklarının sayısını biliyor musunuz? Suriye’yi, Irak’ı korumak için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için kaç insanımız şehit oldu bunu biliyor musunuz? Sonuç ne oldu görüyor musunuz?

Tarihe bıraktığı tüm kültürel mirası Balkanlarda olan, Anadolu’da bir çivi çakmadığı gibi bu toprakları yalnız vergi ve asker deposu olarak gören Osmanlı Devleti, Türkiye Türkleri dilinde “şalvarı şaltak Osmanlı, eğeri kaltak Osmanlı, ekende yok dikende yok, yemede ortak Osmanlı” olarak anlatılırdı. Osmanlı’nın son bürokrasisi devrin liderlerine göre tam Arap’tır. Bilhassa Anadolu dışında Türkleşmiş hiçbir Arap görülmediği gibi, Araplaşmamış Türk’e az rast geliniyordu.

Osmanlıcılık ve İslamcılık fikirlerine meftun olunan yıllarda Arap sınırlarını savunmaya giden Cemal Paşa’nın emir subayı Falih Rıfkı Zeytindağı kitabında diyordu ki: Anadolu Ahmet’ini soruyor, oğlunu arıyor. Ahmet’i ne için harcadığımızı, anaları övündürecek bir haber veremiyoruz. Arap topraklarından dönen vagonlar, perdeleri kapalı, Anadolu’dan utanarak geçiyor. Biz Ahmet’i kumarda kaybettik. Arap ihanetinin son perdesiyle yüzleşen Cemal Paşa, aşiret çölünün aman yıldızı altındır; altın bu kuma altığında sesten başka her şey verir, diyordu.

Bugün Atatürk’e ve inkılap tarihine dil uzatma cüreti gösteren melun şebekeler, Panislamistler, Neoosmanlıcılar, İhvancılar(Müslüman Kardeşler) Türk milletinin hafızasını Osmanlı fetihleriyle okşarken, daha nispeten yeni yaşadığımız Dünya Savaşı’nı ve İstiklal Savaşı’nı görmezden geliyorlar. Atatürk’ün milli mücadeleyi padişah emri ve Osmanlı adına örgütlediği safsatasını pompalayanlar da var ki, bunlara ancak gülmek gerekir. Atatürk böyle bir çağrıyla Anadolu’yu dolaşsaydı yüz yıldır canını ve malını kendisinden olmayan topraklara vakfetmiş milletten hiçbir karşılık alamazdı. Anadolu’nun artık Osmanlı’ya güveni ve tahammülü kalmamıştı.

Bu devlet Türk devletidir. Türk’ün azmi ve kararlılığıyla kurtarılmıştır. Bağımsız bir Batılı devlettir. Bu vasfıyla diğer devletlere örnek olur, kimsenin hamisi değildir. Kurulduğu yüzyılda Kore’de bir Batılı devlet olarak savaşmış, Kıbrıs’ta ve Bosna’da soydaşlarını korumak amacıyla karadan havadan ve denizden kahramanca ve tek başına mücadele etmiştir. Arap-İsrail savaşlarına bulaşmamıştır, Irak-Suriye savaşında taraf olmamıştır, Irak’ta dahi ABD için savaşmaya tezkere vermemiştir. Çünkü Türkiye’nin Ortadoğu’da taraf olarak herhangi bir sebeple Ahmet’ini kaybetmeye tahammülü yoktu.

Arap Baharı ile her şey değişti. Avrupa ve ABD’nin bölgedeki kaynaklara tek hakim olmak ve bölgedeki Batı karşıtı Arap birliği savunucusu rejimleri tasfiye etmek amacıyla pompaladığı Arap Baharı Suriye’ye gelene kadar başarıyla sürdürüldü. Bu argümanın en büyük kanıtı halihazırda Batının kuklası olan Suudi Arabistan gibi ülkelerde bahar falan yaşanmamış oluşudur.

Libya gibi bazı bölgelerde neticeye ulaşılmasının garantiye alınması için bu devletler bizzat tankla topla cepheye koştu. Türkiye de 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında tüm dünya kendisine ambargo uygularken karşı koyarak sırtında cephane taşıyan dostu Libya lideri Muammer Kaddafi’yi unuttu. Müslüman Kardeşler (İHVAN) ittifakına destek verdi.

Mısır’da değişen konjonktüre rağmen İHVAN’cı Mursi’nin yanında saf tuttu, yıllardır Doğu Akdeniz’in en önemli ülkelerinden biriyle diyalog yolumuz kapalı.

Suriye, BAAS Partisinin(Arap Sosyalist Partisi) bütünüyle Rus etkisi halindeki adıdır. Sovyetlerden beri Rusların en güvenilir kara ve deniz üssü olan Suriye’de işlerin diğer ülkelerdeki gibi kolay olmayacağı açıktı. Türkiye buna rağmen taraf oldu, yetmedi, kaçan beş milyon Suriyeliye kucak açtı. Bir yerde dururlar diyorduk, bu yanlıştan dönerler diyorduk ama olmadı. Batının ittirmesi ve içimizde canlandırılan Panislamist hücrelerin propagandasıyla kendimizi Suriye batağına saplanmış bulduk.

Son iki yılda yüz yıl önceki Bismarck Refleksimizi canlandıracak bir noktaya ulaştık. Fırat’ın doğusunda ABD güdümlü PKK terör örgütü, batısında ise Rusya destekli Suriye devleti arasında kaldık.

Barış Pınarı, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları kamuoyunun tümüyle desteğini almış, tek karşı argümanı geç kalındığı yönünde olan operasyonlardır. Burada Türkiye, PKK’nın güney sınırımıza yerleşmesi ve Akdeniz’e ulaşmasını engellemiştir. Henüz eylül ayında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad yönetiminden de olumlu sinyaller geliyordu. Esad Yönetimi, ana omurgasını terör örgütü PKK'nın bu ülkedeki uzantısı PYD/YPG'nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) karşı Birleşmiş Milletler'e flaş bir mektup gönderdiğini duyurdu. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre; SDG ayrılıkçı terörist grup olarak tanımlandı.

Sonra İdlib’e neden gidildi? O bölgede PKK yok. O bölgede Türkmenler yok. O bölgede resmi kaynaklara göre petrol, doğal kaynak ve toprak genişletme amacımız da yok. Türkiye hükümeti buraya yalnız Sünni Arapları korumak için gitti. ABD’nin Rusya ile Türkiye’yi kafa kafaya getirmesi planı işledi. Terör örgütü elinde olan alanlarda Türkiye’nin Esad Suriye’si ile çatışmasını kutluyor. Esad’la çatışmamızdan faydalanarak, diğer harekatlardaki kazanımlarımızı tehlikeye düşürecek hain hesaplar yapılıyor. Türk askeri iki cepheli bir savaşta, hava sahasını dahi kullanamadan çok zor bir duruma düşürülmüştür. Türk milleti içine sızdırılmış beş milyon Sünni Arap’la ve Neoosmanlıcı korkunç medya propagandasıyla mücadele etmektedir.

Korkulan ve maalesef beklenen başımıza geldi ve 36 kahraman askerimizi İdlib’te Suriye Devleti’nin saldırısı sonucu kaybettik. Medyaya göre sorumlu Esed rejimi diye bir şeydir. Gerçeklik ise Suriye devlet başkanı Beşar Esad’ın komuta ettiği Suriye devletinin resmi hava kuvvetleri saldırısıdır. Libya’da uluslararası toplumun tanıdığı Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne destek vermek için asker gönderen Türkiye, Mısır’da ve Suriye’de uluslararası toplumun kabul ettiği yönetimlere karşı mücadele etmektedir. Hatta Suriye devleti ile savaşın eşiğindedir. Gerçekleri eğip bükmeden anlatmak lazım.

Bu millet bugün Mehmet’ini soruyor; Mehmet’i geri dönmeyecekse Mehmet’i ne için harcadığımızı söylemek, anaları övündürecek bir haber vermemiz lazım. Perdeleri kapayarak sessiz kalmak olmaz. Gözyaşı hiçbir şeyi çözmez. Bunun için son sözü yine Falih Rıfkı’ya bırakıyorum: Gözyaşının hiçbir faydası olmadığını anlamak için Yahudilerin Kudüs’te yüzlerce yıldan beri her cumartesi günü başlarını dayayıp ağladıkları taşı ziyaret ediniz. Yüzlerce yıllık gözyaşı, bu ağlama duvarını bir santim aşındırmamıştır.

Bu yazı 3712 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar