Kitap
  • Reklam
  • Reklam
Uğuralp Dilek

Uğuralp Dilek

Parrhesia

Kitap

Uzun yıllar ilgiyle takip ettiğim bir yazardı.

Hürriyet’teyken her gün okurdum, Sözcü’ye geçtiğinden beri fırsat buldukça okuyorum.

2015’te kendisiyle röportaj yaptım. Beni hiç tanımaz, bilmez. On soru sordum, dördüncüsünün cevabında “Atatürk şuurunu tam anlayamamış genç” olarak nitelendirildim. İlk üç sorum ne kadar derin bir kanaat yarattıysa artık.

Sonra fark ettim ki, kendisine iyi niyetle yazan genç yaşlı herkese bir laf sokma çabası varmış. İnternette araştırın, bir dolu örneğini bulmak mümkün. Bunlara montaj da deniliyor ama ben kendi başıma da geldiği için inandırıcı buluyorum.

Onun elitizmi, bir parça hata yapabileceğini veya yanılıyor olabileceğini söyleyen herkesin kültürsüz, yandaş veya yandaşların etkisi altında kalmış zavallı olduğu varsayımına dayanıyor. Hal böyleyken, takipçi sayısı giderek azalıyor ve Halk TV organizasyonlarında dar bir izleyici kitlesine hitap ediyor.

Biz “beyni yıkanmışlar” onu anlayamıyoruz. O da onu anlayamamayı Atatürk’ü anlayamamak ile özdeşleştiriyor ve zaten orada film kopuyor. “Mustafa Kemal” kitabının koleksiyon baskısına bu yüzden biz destek olamadık ve karşı devrimci ilan edildik.

Koleksiyon baskısı muhabbeti esasında güzel bir şeydir. Peki bu özde güzel atılım bize, yani Yılmaz Özdil’e göre Atatürkçü olmayan Atatürkçülere, neden hiç savunma alanı bırakmadı?

Koleksiyon baskısı yapmak için saatin veya baskı sayısının özel olması yetmez. Günün de özel olması gerekir. 10 Kasım, 19 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim gibi bir tarih belirlenseydi belki savunulabilirdi. Yangından mal kaçırır gibi 23 Ocak tarihi seçildi.

Bu kadar para tartışması yapılmadan, gelirin kar kısmının bağışlanacağı bir yer söylenmeliydi. Maliyet dışında bir kazancımız olmayacak denilmeliydi. Zaten bu kadar yüksek tiraja ulaşan bir kitaptan yeterince kar edilmişti, bu özel baskı adı gibi özel bir sonuca adanmış olmalıydı. Böyle yapılsaydı, açık artırmaya çıkılıp tanesi bir milyon liraya da satılsa kitap savunulabilirdi.

Bunca tartışma dönerken Yılmaz Özdil köşesinde bu gibi kaygıları gidermek ve kamuoyunu tatmin etmek yerine İsveç’ten ve Almanya’dan gelen kâğıt, Japonya’da üretilen cilt bezinden falan bahsetti. Tasarımcıların yetkinliğini anlattı, özel yazı tipini övdü. Biz 2500 diyoruz ama bizden sonra alan 2,5 milyona da satabilir, dedi. Evin soyulursa altını mücevheri yerine koyarsın, bu kitabı koyamazsın diyerek Hukuk birinci sınıfları için “misli olmayan mal” konusunu anlattı. Bu ne iştir diyenlere, “Haysiyet celladı yandaş koro ve ikinci cumhuriyetçiler” dedi. Eşya hukukundan az buçuk anlıyordu ama gerisi hukuk başlangıcı düzeyinde bile değildi.

Sonuçta kitapları tükendi ve tam da dediği gibi, daha kendi satışı devam ederken alışveriş sitelerine 25 bin liradan giriş yaptı. Ben ilk gün bakmıştım, belki bugün fiyat daha da artmıştır. Kitapları koleksiyoncudan ve müzelerden çok, yol gösterdiği gibi parasını katlamak isteyen tüccarlara yaradı.

Şükür kitaplar bitince, elde edilen gelir somut bir hal alınca yardımlar ve bağışlar konuşulmaya başlandı ama artık inandırıcılık yönünden çok geçti. Bu kadar güzel bir kitap ve iyi bir düşüncenin bu şekilde heba olması ve Atatürkçülüğün yıpratılmasına vesile olması çok üzücü. Soruyorum… Ekşisözlük ve Zaytung’a malzeme olacak ne vardı? Yanmayan kefenle, Jet Fadıl’la özdeşleştirilecek ne vardı?

SİGARA İÇENLERE YÖNELİK AYRIMCILIK

Çok idealize ettiğimiz Batı medeniyeti sigara konusunda sanılanın aksine tutucu değildir. Sigara keyif veren bir üründür, vergilendirmesi ona göredir, hatta kimi ülkeler sigaradan alınan vergiyi sigaranın sebep olduğu hastalıkların tedavisi için fon olarak kullanır. Batı ülkelerinin bireyci liberal demokrasisinde sigara içen ve içmeyen insanlar eşittir. Sigara içilen mekanlar ona göre ruhsatını alır, sigara içmeyenler oraya gitmez veya durumu bilerek gider. Sigara içilen otel odaları vardır, orada yalnızca sigara içenler kalır. Havaalanlarında muhakkak birden çok sigara içme terası bulunur; bunlar için öyle uzaklarda bir balkon inşa etmezler, koridorun ortasına yalıtımlı bir oda atarlar ve sigara içen insan rahat rahat tüttürür. Çünkü fikri temelde eşitlik olduğu kadar vergide de eşitlik vardır. Senin de yapılmasına katkıda bulunduğun duraklarda, kafelerde, havaalanlarında seni de düşünürler. Hatta ve hatta sen zevkin için milyarlarca lira devlete ekstradan para ödüyorsundur zaten. Avrupalı birey, devlete hakkını yedirmez. Sigara içmek seni ikinci sınıf vatandaş yapmaz. Devlet senin ne yaptığına karışamaz.

Türkiye’nin sigara düzenlemesi caydırmaya değil, dışlamaya yönelik bir yapıya sahip. Karda kışta seni sokağa atar, yaz gelince attığı sokakta bile oturup sigara içmeni engellemeye çalışır. Kamusal alandan seni sürükleyip uzaklaştırır, sürekli cezalandırır ve fahiş vergilerle karşılığını ödemeden kasasını doldurur. Türkiye’de sigara meselesi Batı örnek alınarak düzenlenmemiştir. Tamamen Doğu kültürünün ürünüdür ve eşeleyince altından IV. Murat çıkar.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi Fesli’nin yakın arkadaşı Diyanet İşleri Başkanı Erbaş diyor ki, "Bu yıl hem hac hem de umre organizasyonlarında sigara kullanmayan din görevlilerimizi tercih edeceğiz. Daha sonraki yıllarda sigara kullananlar sınava dahi giremeyecek."

Her şeyi halka soruyoruz ya, şu sigara içenle içmeyenin eşitliği konusunu da bir referanduma götürelim. Yoksa bu ayrımcılık biraz daha ilerlerse bizi sınır dışı edecekler!

YAHUDİ’Yİ KÜSTÜRMEYECEKTİK

Türkiye’nin Ortadoğu’da nispeten daha ılımlı ve tarafsız davrandığı 70’li yıllarda bölgede en büyük dostumuz İsrail’di. Öyle ki, İsrail ASALA terör örgütü mensuplarının eşkâlini ve yerini bizimkilere bildiriyor, bizimkiler de gidip takır takır avlıyordu. Ermeni lobisi ABD’de soykırımı tanıtmaya çalışırken karşısında Yahudi lobisini buldu. Yahudiler, “Dünyada bir tek soykırım var, o da bize yapıldı.” dediler ve Ermeni diasporasını darmaduman ettiler. Ermeniler bugün bile bu mücadelelerini nihayete erdiremediyse Yahudilerin Türkiye lehine çalışmasının rolü büyüktür.

Üstelik Türkiye bu dönemlerde gırla giden Arap-İsrail savaşlarında taraf bile olmamıştı. İsrail’i korumak için Türkiye’den operasyon yapmak isteyen ABD’ye NATO görevleri haricinde izin verilmedi. Pek açık olmamakla beraber, dünyada bize zulmetmeyen tek millet Türk milletiydi, hissiyatının Yahudi zihninde yer ettiği düşünülüyordu.

İç politikada şartlar değişince bir Arap sempatizanlığı aldı yürüdü. Yaser Arafat Ankara’da ağırlandı, yedi içti, Filistin’i ilk biz tanıyacağız denildi. İsrail ile ilişkiler bozulmaya başladı. İslam Konferansı Örgütü toplandı, İsrail ile ilişkileri kesiyoruz denildi, Türkiye prensipte bu karara uydu. 1980 darbesi sonrası ilişkiler zaten bir daha toparlanamadı.

Seçtiğimiz dostların bir bölümü PKK’yı kurdu, bir bölümü onu besledi ve büyüttü. Bugün arkasında İsrail var denilen örgüt, Irak ve Suriye’de eklemlendi. Bölge Arap ülkelerinin çoğu maddi manevi destek verdi ve bugün Avustralya’nın bile terör örgütü ilan ettiği PKK’yı terör örgütü olarak tanımıyorlar. PKK kongreleri düzenleyen Suriye’den dört milyon muhacirimiz var. 1980’lerde Filistin kamplarında Türkiye’ye karşı savaşmak üzere PKK’lılar eğitim aldı. İntifada başlatsın diye güle oynaya Ankara’dan Filistin’e yolladığımız Yaser Arafat, Kıbrıs Rumlarının ve onların başkanı Makarios’un kankasıydı, Türkiye’yi adada işgalci görmekteydi. Biz, bizi hiçbir zaman sevmeyenleri sevdik ve kolladık.

Uzun lafın kısası biz bu Yahudi’yi küstürmeyecektik. Bu ve bunun gibi isabetsiz seçimler, iç politikanın dış politikayı nasıl mahvettiğinin bir kanıtıdır. Çözüm ise, dış politikayı realist ilkeler üzerinden kurmak ve romantik olmayan temelli yaklaşımlar getirmektir.

Bu yazı 955 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

Web Analytics
http://addurl.nu z35W7z4v9z8w