"Shining" filmi Türkiye'de yeniden çekilse, bu kez...
  • Reklam
  • Reklam
Uğuralp Dilek

Uğuralp Dilek

Parrhesia

"Shining" filmi Türkiye'de yeniden çekilse, bu kez Nicholson Oscar'ı alır

Türkiye Cumhuriyeti’nin de kuruluşunda kabul ettiği millet tanımı, fiziksel özelliklere dayanmaz. Ernest Renan’ın sübjektif milliyetçilik olarak literatüre kazandırdığı ortak tarih, dil, birlikte yaşama arzusu gibi soyut kavramlara dayanır. Hatta bu fikirler ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ü o kadar etkilemiştir ki, Atatürk milliyetçiliği olarak anılmaktadır.

Peki bizim şu an Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak, ortak bir paydamız kaldı mı? Var diyen beri gelsin. Çünkü ben yalnız birbirinden hiç hazzetmeyen gruplar görüyorum. Milliyetçi muhafazakarlar, İslamcı muhafazakarlar, İslamcı ve milliyetçi muhafazakarlar, liberal sekülerler, devletçi realist sekülerler, Marksist sekülerler, Seküler milliyetçiler, Marksist Kürtler, muhafazakar Kürtler, Atatürkçüler, Kemalistler, eski solcular, yeni sağcılar, neo-Osmanlıcılar, panislamistler, pop-ülkücüler ve denkleme yeni dahil olan Suriyeli göçmenler… Unuttuğum varsa affedin, bunlar aklıma ilk gelenlerdi. Bu gruplardan birbirine en yakın olanları dahi birbirlerine gram güveni ve tahammülü olmayan kadrolara sahip.

Bugünkü çatışma durumu ülkemizde yalnız iki kutuplu olarak yansıtılmaya çalışılıyor ama işin gerçeği, durum ondan da vahim. Bu iki kutuplu denklemin tabanında, bugün iyi kötü ülkenin yarısının Recep Tayyip Erdoğan’ı seviyor ve destekliyor olması var. Partisi, konuşmaları, ideolojisi onun kadar sevilmiyor; yalnız sayın cumhurbaşkanımızın şahsına gösterilen bir teveccüh ile ülkenin bir kısmı konsolide olabiliyor. Peki ondan sonra ne olacak? Karizmatik lider figürü eksilince bu kitlenin de birbiriyle geçinememesi olası.

Nefret ve kavga iklimi iliklerimize kadar işlemiş durumda. Bizden olmayana tahammül kalmamış, herkes birbirine kategorik bir düşmanlık besliyor ve bu durum ülkenin her yerinde kendini hissettiriyor. Sözgelimi, artık Türk milli takımı maçlarını bile birlikte izleyip, milli takıma tek yürek destek veremiyoruz. İşte yazının bundan sonrası, artık milli takımın bile milletçe desteklenememeye başlandığı dönemden sonrasını anlatıyor.

Bu ülkenin milletvekilleri, seçildikleri bölgenin insanı için iyi olanı değil, yalnız partisinin kararlarını önemsiyor. Bir yasa teklifine bir parti ya destek veriyor ya da destek vermiyor. O zaman bu milletvekilleri ne demeye maaş alıyor? Sadece parti başkanları oy kullansın, onun oyu partisinin sandalye sayısı kadar sayılsın, bu kadar basit. Onun yerine bu mebuslar gidip mecliste tekme tokat kavga ediyorlar. Biz de pürdikkat izliyoruz, çünkü halk da bu vurdu kırdıyı istiyor ve seviyor.

Bu ülkenin sağlık çalışanları şiddet görüyor. Canımızı emanet ettiğimiz doktorlarımızın kafasını gözünü patlatıyoruz. Dünyanın en kutsal mesleklerinden birini alaşağı ediyoruz hiç düşünmeden. Belki o şiddet haberleri yüzünden çok farklı yerlerdeki doktorların bir ameliyata girerken elleri titriyor, korkuyorlar. Korkan insanın da hata yapma ihtimali artar. Biz tabii ki bunu düşünmüyoruz, sadece vuruyoruz. Doktorlara katil muamelesi yapıyoruz.

Aile içi şiddet haberleri gelirdi hep, gelmezdi dersem yalan olur. Fakat erkek çocuklara tecavüz, bebeklere tecavüz çok duyulduk şeyler değildi. Hakeza, her gün bir kayıp çocuk vakası duyduğumuz ve ülke olarak ekrana kilitlendiğimiz başka bir dönem var mıydı bilmiyorum. Ar damarımız mı çatladı? Minik Eylül’ün yasını tutamadan, Leyla’yı kaybediyoruz. Üstelik daha böyle binlerce çocuğumuz var.

Ülkenin ünlüleri de birer birer bu sinir harbine katılıyor. Kimi hastane basıyor, kimi küllükle kadın dövüyor, kimi futbol maçında meydan muharebesi çıkarıyor… Elimizde çekirdekle hangi tarafın haklı olduğunu konuşuyoruz, işi magazine döküyoruz, sonra desteklediğimiz kişiler lehine biz de kavgaya katılıyoruz. Hiç savunulacak tarafı yok dediklerimizin bile destekçileri çıkıyor, şaşırıyoruz. Sonra kavga daha da şiddetleniyor, hayatımızda belki hiç göremeyeceğimiz insanların kavgası için arkadaşlarımızla küfürleşiyoruz. Ana akım medya nefret kusuyor. Taraf olmayan da, bittabi bertaraf oluyor.

Garibim hayvanlara müthiş eziyet ediliyor. Ruh hastaları arabanın arkasına iple bağlayıp hayvanları sürüklüyorlar, yavruların elini ayağını kesiyorlar, bağlayıp tecavüz edenimiz bile var. Yukarıda saydığım hangi grubun kitabında, inancında bunlar bu dilsiz canlılara reva görülür bilmiyorum… Yutkunuyoruz, tepki gösteriyoruz ama bu haberler yayıldıkça dahası için cesaretleniyorlar. İdari para cezalarıyla bu vahşetin önüne geçileceğini ise hiç sanmıyorum.

İçki içen içmeyeni, namaz kılan kılmayanı, türban takmayan takanı, Galatasaraylı Fenerliyi, Kürt Arap’ı, beyaz Türkler ise kendilerinden olmayan herkesi ötekileştiriyor. “Bu senin bayramın değil, benim bayramım” diyerek milli ve dini bayramları bile hep birlikte kutlamaktan aciz bir görüntü çiziyoruz. O devamlı bize operasyon çektiğini iddia ettiğimiz dış güçler de kola çekirdek, bira fıstık neyse alıp oturuyor ve gülerek bizi izliyorlar.

Hal böyleyken, 1980 yapımı “Shining(Cinnet)” adlı film, vefat eden yönetmeni Stanley Kubrick’in yerine iyi biri bulunursa, Türkiye’de yeniden çekilmeli diyorum. Jack Nicholson, ilk film ile Oscar alamamıştı. Günümüz Türkiye’si gibi rolüne daha iyi ısınabileceği bir ortamda, daha iyi cinnet geçirerek en iyi erkek oyuncu ödülünü alacağımdan şüphem yok.

SOSYAL MEDYA HASTALIĞINDAN KURTULMA YOLLARI

Biz 21. yüzyıl gençleri yaşayarak tecrübe ettik ki, insan beğenilmek, yorumlanmak ve paylaşılmak için yaşarmış. Bir fenomen olabilmek için yapılmayacak pislik yokmuş. Sanal hayattaki popülarite, gerçek hayattakinden çok daha önemliymiş ve sosyal medyayı bırakmak, sigarayı bırakmak kadar zormuş.

Ben 2009’da Facebook, 2010’da Twitter ve Foursquare camialarına katıldım, 2013’te de son olarak Instagram trenini yakaladım. Snapchat, Scorp, Vine gibilerine ise başından beri tamah etmedim. 2017 itibariyle Instagram ve Facebook’tan kurtuldum, artık sadece Twitter kullanıyorum. (Twitter’ı gözden çıkarmama sebebim, onu çevrimiçi bir günlük gibi ve beğeni kaygısı gütmeden kullanabiliyor olmam sanırım.)

Facebook’un orta yaş bunalımlı kitlece istila edilmesinin etkisiyle Facebook’tan kopmam zor olmadı ama özellikle ilk birkaç hafta Instagram’ı kapatıp açmaktan kendimi alamadım. Sonra kitaplara sardım, telefonumu aralıksız birkaç gün kapalı tutmayı denedim, bolca temiz hava aldım. Sürekli telefona bakmaktan kurtulduğum için yürümek artık daha zevkli geliyordu. İlgimi telefondan televizyona kaydırdım, ünlü yabancı dizileri izlemeye başladım. Bunu kült filmler takip etti. Mutfakta vakit geçirdim, yemek yapmayı deneyerek ortalığı batırdım bir süre. Ortalama bir ay sonra Instagram’ı da bütünüyle hayatımdan çıkardım. Bugün sosyal medyayı aramıyorum hiç. Tavsiye ediyorum.

MAHALLİ SEÇİMLER ÖNCESİ SEMTİM ÇAYYOLU’NDAN NOTLAR

Konutkent’te sokak köpeklerine sahip çıkanlar ve onları barınaklara yollamak isteyen iki tür insan bulunuyor. İlk grubun mevcudu günden güne düşüyor. Zira sokak köpekleri sahipli köpeklere saldırıyorlar, çocukları korkutuyorlar ve kovalıyorlar. Bir yıldır kadar önce kendi köpeğimi almadan ben de kalmaları taraftarıydım. Artık kendi köpeğimi gezdirirken güvende hissetmediğim için ben de gitmelerini istiyorum. Zaten bir süredir bir gidiyorlar, bir dönüyorlar. Hayvanlar da laçka oldu, bu konuya belediyenin kesin bir çözüm getirmesi gerekiyor.

-Aşağı yukarı sekiz yıl önce, Mehmet Kaplan Sosyal Bilimler Lisesi’nde öğrenciydim. O zaman “163” bir halk efsanesi, hayat kurtaran bir halk otobüsü hattıydı. Sonra bir şeyler oldu, kalktı bu. Birkaç kez geri dönüşü için imza kampanyasına katıldım ama bir şey çıkmadı. Sahi, bir şeyler yapılamaz mı bu efsanenin geri dönmesi için? Yoksa adı metro olmakla beraber, vasfı kağnı olan M1 hattını çalıştırmak için bu talepler yine görmezden mi gelinecek?

-Ne zaman şiddetli bir yağmur görsek sokaklarımız, hatta caddelerimiz göl oluyor. Bot giymek bile kurtarmıyor. Altyapının üstyapıdan önemli olduğunu öğrenmemiz için daha kaç cana ve mala zarar gelmesi gerekiyor? Ben işin tekniğinden anlamam ama bir hukukçu olarak mahalli idarenin sorumluluklarını bilirim. İdarenin kusurunun yaptırımlarını da bilirim. Misal, bu felaketlerde zarar görenlere belediyenin ödediği ve kimseyi memnun etmeyenlerin tazminatların yerine, bütçemiz bu felaketlerin yaşanmaması için önceden harcansa daha iyi olmaz mı?

BİR TEMEL ESER: BYE BYE TÜRKÇE

Rahmetli Oktay Sinanoğlu üstadımız, yaklaşık yirmi yıl önce “Bye Bye Türkçe” adlı bir başyapıt yazarak özellikle dilimiz üzerinden kültürümüzün ve benliğimizin nasıl tehdit edildiğini anlatmıştı. Bu başyapıt, özendiğimiz İngilizce’nin birden çok dilin rastgele bir araya getirildiği toplama ve güçsüz bir dil olduğunu gösteriyor ve Türkçe’nin bize ne kadar önemli bir miras olduğundan bahsediyor.  

Değerli ailem ben henüz okuma yazma bilmez iken beni kıymetli hoca ile tanıştırmış ve bu kitabı şahsıma imzalatmıştı. Lisede bir kez okudum, geçen günlerde bir kez daha okudum ve ikna oldum ki, bu kitap 100 Temel Eser arasında konumlandırılacak kadar özel! Oktay Sinanoğlu, Türkçe bilmekle Türkçe konuşmak aynı şey değildir, diyerek biz Türkleri dilimize sahip çıkmaya çağırıyor. Yediden yetmişe hepimizin okuması gereken bir kitaptır, muhakkak okumayanlar okusun derim.

VEFATININ 80. YILINDA, 80 MİLYON EVLADIN YASTA

Öncelikle başlıktaki metni bir yerde gördüm ve çok hoşuma gitti, bu güzel sloganı bulan kişi ya da kuruma teşekkürü borç bilirim. Gerçekten dünyada hangi liderin ölümünden 80 yıl sonra 80 milyon evladı yas tutabilir? Türklerin Ata’sı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ulu önderi, İstiklal Savaşı’nın ve başka onlarca harbin yiğit kumandanı, Mareşal, büyük vatansever, dahi başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 80. yıldönümünde saygı ve minnetle anıyoruz.

Yine her nerede olursak olalım, onun zeki, çalışkan ve karakteri yüksek milleti olarak; 10 Kasım günü saat 09.05’te, hazır ola geçip derin acımızı yaşayacağız. Bu vesileyle kendisinin önemli bir sözünü paylaşarak bitiriyorum: Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz.

Bu yazı 1102 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

Web Analytics
http://addurl.nu z35W7z4v9z8w